19 Ocak 2011 günü Milliyet'te Çetin Altan'ın Şeytanın gör dediği adlı köşesinde "Attı tuttu tutamadı; yutanlar da, yuttu yuttu yutamadı" başlıklı bir yazısı yayınlandı. Gazete bu yazıyı çok önemsediği için baştan iki paragrafı birleştirerek resim altında "Çetin Altan, Erdoğan'ın Ahmet Altan'a açtığı davayı yazdı" diye sundu. Yazı haberi de vererek şöyle başlıyordu: "Ahmet Altan'ın uğradığı nankörlüklerle, Başbakan Tayyip Bey'in de kendisi hakkında açtığı 50 bin TL'lik tazminat davası ve açılmasını istediği kamu davası; bendenizi 1962 yılına götürdü. / Sanırım o tarihlerde Başbakan Tayyip Bey, 8 yaşlarında falandı."
Böyle hatıralarla başlayan ve yakınlarını savunan yazıların sonu az çok tahmin edilir, fakat ben yazının bütünün okudum. Çünkü Çetin Altan'ı lise yıllarımda Milliyet'teki Taş köşesinde yazdığı yazılarla tanımış, zaman zaman da okumuştum. İşçi Partisi serüveniyle 12 Mart sonrası hapis yattığı günlerde Milliyet'te takma adla yazdığı yazıları da biliyorum. O gün üniversitelerden birinde bir dostumu ziyarete gitmiş, onun odasında karşılaştığım eski bir arkadaşla da bu türden "babalık" üzerinde konuştuk. Ben, bir babanın yazısından ötürü dava edilen oğlunu savunmasının çok yanlış olduğunu söyleyip hak edilmeyen desteklerin yanlışlığından söz ettim. Kaldı ki, haklıysa oğlu kendisini nasıl olsa savunur; hele Ahmet Altan'ın böyle bir savunma desteğine ihtiyacı yoktur... Demek ki varmış, kardeşi de el verdi.
Dostum yazıyı görmüş ve "Bu tuhaflığı Çetin Altan'ın ihtiyarlığına verelim!" dedi. Ben de "Biz onun gençliğini de biliyoruz!" dedim ve gülümsedik, ama iş gerçekten ciddi! Bir başbakana ve sözlerine katılmayabilirsiniz, ama onun yaptıklarına "kof kabadayılık!" demeye kalkarsanız, işte bu hakaret olur ve aklı başında hiç kimse de sizi savunamaz. Böyle durumlarda sözün sahibi tazminat ödemeye de mecbur kalır ve dışlanması kaçınılmaz olur.
Fakat bu ülkede öyle olmuyor, bazıları kendilerinde her hakkı buluyor ve itiraza sorgulanmaya kalkışıldığı zaman da mangalda kül bırakmadığı gibi babası da babalanıyor!..
Babalanarak siyaset yapmak!
Bu ülkede babalanarak siyaset yapmak nedense bazı çevrelerin çok tabii bir üslubu gibi görünüyor. Mesela Menderes Başbakan olduğunda, Erbakan Hoca Milli Görüş ile ortaya çıktığında hep bu vesayetçi üslup kendini gösterdi. Asker de 27 Mayıs'tan beri bu üslubu benimsedi. Kenan Evren'in, "Olmaz öyle şey!" şeklinde ortaya koyduğu tepkinin gerisinde bu tavır var. Nedir olmaz olanlar: Kürtçe konuşulması, okullarda başörtüsü takılması ve iki taneden fazla çocuk yapılması... Bunlarla ilgili kanun ve yönetmelikler de çıkarttı...
Çetin Altan ve oğulları eski solcu ve biraz da dönek liberal bilindikleri halde, tam da Ankara Valisi Tandoğan'ın söylediği gibi, bu ülkeye ne lazımsa o olmuşlardır. Dedeleri vali veya kaymakam olarak görev yaptığı gibi, onlar da başyazar veya oyun yazarı, profesör veya kanaat önderi olurlar. Komünistlik de liberallik de onlardan sorulur. İşte böyle!
Beyaz Türklerin güdümündeki CHP'nin ve o zihniyetin baskısı altındaki Yargı ve TSK'nın bu millete tepeden bakmalarında, hep bu babalanma durumu etkili olmuştur. Onlar bu ülkenin asıl sahipleridir ve % 90'a yakın bir çoğunluk "kara budun"dur, söz dinler...
Gazetenin ilk sayfaya koyduğu "Dilerim ki..." başlığıyla sunduğu cümleler yazının özetiydi. Biz aslına bakarsak daha iyi olur, ama Milliyet'in Taraf'a desteği de ortada:
"27 Mayıs 1960 askeri darbesi, İş Bankası Genel Müdürü Ahmet Dallı'yı da gözaltına almıştı. / Ve Ahmet Dallı, bendenize bir mektup yazmıştı; hakkındaki suç iddiası kesinleştiği takdirde dahi; yatacağı hapis süresini de aşan bir zamandan beri gözaltında tutulmasından yakınıyordu. / Bendeniz de Ahmet Dallı'nın mektubunu; Milliyet'teki köşemde özetlemiş ve "rafa kaldırılan bir adalet, uğur getirmez" demeye getirmiştim. / Ahmet Dallı kısa bir sürede özgür bırakılmıştı. / Basınköy'de kurulan Basın Kooperatifi apartmanlarında benim de hakkım vardı ve çekilen kurada, bendenize de bir ilk kat çıkmıştı. Karşımdaki kapı komşum karikatürist M. Uykusuz'du. / Kira ödemekten o kadar usanmıştık ki, Yaşar Kemal ile birlikte apar topar Basınköy'e taşınmıştık. / Ahmet Dallı da, yeni ev hediyesi olarak bir Hitit vazosu göndermişti bize. / 1965 yılında TBMM'ye İstanbul Milletvekili olarak seçildiğimde yaşadığım akıl almaz serüvenleri; Meclis tutanaklarıyla da belgeleyerek, "Ben Milletvekili İken" adlı kitapta yazdım. (...) Daha Meclis'e girdiğim yıl, "dokunulmazlığımın" kaldırılması için hemen karma bir komisyon kuruldu. O "komisyonda" sürekli bendenizi suçlayanların başında, 10 yıl boyunca aynı sınıflarda okuduğumuz Coşkun Kırca ile aile dostumuz Emin Paksüt geliyordu. / 1968 yılında Karma Komisyon'un verdiği "dokunulmazlığımın kaldırılması kararı" Meclis Genel Kurulu'nda oya sunulduğunda; kararın onaylanması için en önde kim parmak kaldırıyordu biliyor musunuz? / Adalet Partisi'nden milletvekili seçilmiş olan Ahmet Dallı... / Bugünün 4 yaşındaki yavruları, 30'larına geldiklerinde; Başbakan Tayyip Bey de, bendenizin yaşına gelmiş olacak. / Dilerim o yaşa geldiğinde, Ahmet Altan'ın uğradığı nankörlüklere uğramaz çocukları."
Görüldüğü gibi, Çetin Altan'ı hak ve hukuk değil, kişisel ilişkiler ve sen-ben-bizim oğlan türünden ahbap-çavuş ilişkileri daha çok ilgilendiriyor. Buna baba gibi baba olmak denmez, olsa olsa çocuklarıyla yeterince ilgilenmeyen bir babanın sahiplenme çabasıdır. Bunları kendileri anlattığı için söz konusu ediyorum. Bu savunma iki taraf için de kötü...
Galatasaraylıların Başbakana protesto görüntülü provokasyonlarının da böyle kötü bir babalanma ile yakından ilgili olduğunu sanıyorum. İçkili lokanta savunmalarında da!
"Yazı'nın şehveti" ve sözün sarhoşluğu
20 Ocak 2011 tarihli maili ile Nurullah Aydın'ın üzerinde durduğu "Yazı'nın Şehveti" konusu da böyle bir kendini bilmezliğin sonucu ortaya çıkıyor. Bu ülkede bir köşe başını veya makamı ele geçiren herkeste tuhaf bir "iktidar zehirlenmesi" görülüyor. Pek çok yerel yönetici, ellerindeki yetkileri, Nemrut ve Firavun tavırlarıyla kullanıyorlar. Akıl almaz bir bencillik ve hatır-gönül, hak-hukuk tanımaz bir densizlikle yazıyor ve konuşuyorlar...
Bunlardan söz eden Nurullah Aydın'ın cümlelerini iktibas ederek paylaşalım:
"Yazının şehveti diye bir şey gerçekten var... En gencinden en deneyimlisine herkes bu şehvete kapılabiliyor. Bazen istismar edileceğini bilmeden, cümlenin nereye çekileceğini ancak basılı kağıdı ele alındığında anlaşılıyor. / Bir çok yazar da böyle bir şehvetle, öfkeyle yazıyor, çiziyor. / Tartışılan bu cümle değil, bu cümleyi yazdıran veya engel olmak isteyen güç ve süreçtir. / Türkiye'deki dönüşüm, sadece bazı yazarları, siyasetçileri değil sizi, beni, bu ülkenin gidişatından endişe duyan herkesi delirtmek üzere olduğu artık birçok kişi tarafından dile getiriliyor. / Giderek tahammül sınırımız azalıyor ve öfkemizi kontrol etmekte zorlanıyoruz. Çünkü Türkiye'de bugün olağandışı bir süreç yaşanıyor. Bir akıl tutulmasından geçiyor ülke, aklın ve mantığın tamamen dışında gelişmeler yaşanıyor."
Ülkede olan bitene mantıklı açıklamalar getirmek yerine, burada Nurullah Aydın da bile bile mantıksız bir tavrı çoğunluğa karşı savunmak ve onların sesini bastırmak için kendisini açıkça zorluyor. Bakın bu cümleler "yazının şehveti" ile nerelere kadar gidebiliyor:
'Yargı ele geçiriliyor' diyorsunuz... Karşı taraf 'Ne olacak, bu sefer de başkaları ele geçirsin' diyor... / 'Medya yok ediliyor' diyorsunuz... 'Olsun canım onlar da geçmişte çok kötülük etti' diyorlar... / 'Sokakta içki içene saldırılıyor' diyorsunuz... Karşınıza geçip 'Aman canım siz de evde için içkinizi' diyorlar... / Hiçbir mantığın işlemediği, hiçbir aklın kabul etmediği, saçma sapan bir mantık hakim olmaya başladı. Türkiye'ye 'demokrasi' gelmiyor, idiokrasi geliyor ne yazık ki. / Hepimizi delirtiyorlar."
Bu yazının şehveti giderek sözün sarhoşluğuyla işte şuralara kadar ulaşabiliyor:
"Bu devlet'in, bu cumhuriyet'in nasıl kurulduğunu, ne bedeller ödendiğini duyarlı herkes biliyor." Gördünüz mü, sıradan tartışma cümleleri nasıl rejim meselesi oluyor?!..
Şimdi de şu doğru sözü biz de benimseyelim ve iktibas edelim:
"Günün Sözü: Sakin düşünen insanın, hata yapması azalır."
Evet, kendini kaybetmeden ve daha da önemlisi babalanmadan konuşmalıyız...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




