İbn-i Mace’nin son hadis sözünü bitirdiğinde, baktık babam ağlıyor. Neden ağladığını sorduğumuzda: “Çünkü ben her gece Hz. Rasulullah ile beraberdim. Nasıl ağlamayayım?” diye hüzün gözyaşları döküyordu.
Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu kimdir?
11 Mayıs 1955 yılında, rahmet sağanağının çileyle yoğrulduğu bir ilkbahar gününde Diyarbakır’da dünyaya gelir. Gelir gelmesine amma, “Seyahat Yâ Resulullah” yakarışlarının muhatabı misali değişik coğrafyalarda gezinip durur. Diyarbakır’dan başlayan yolculuğun ilk durakları Siirt ve Malatya olur. Baba Haydar Hatipoğlu Hocaefendi’nin evdeki manevi öğretilerinin yanında, okul sıralarında geçen zaman; artık Nihat Hatipoğlu’nu gençlik kapısının önüne sürüklemiştir. Yıl 1975’i gösterdiğinde durak Uşak, eğitim mekanı ise Uşak İmam Hatip Lisesi’dir. Hatipoğlu uhrevî iklimin gölgesinde adımlarını attığı Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni 1981 yılında tamamlar. Aynı fakültede Hadis Anabilim Dalı’nda “Kur’an-ı Kerim’in Anlaşılmasında Hadislerin Rolü” adlı çalışmasıyla “Doktor”, 2000 yılında da “Doçent” olur. 1985-1987 yılları arasında bu sefer Mısır yollarına Arapça eğitimini almak üzere düşen Hatipoğlu, bir müddet İmam Hatip ve Kur’an Kurslarında yöneticilik görevinde bulunur. Bugün, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı olarak hizmetlerine devam etmektedir.
Kalpleri firar ettiren yakarış...
Resulullah (s.a.v.)’a komşu olan bir babanın evladı olmak kolay değildi. Üstelik hoca babaya da söz verilmişti; “Senin bize öğrettiğin çizgin, “Kitap” ve “Sünnet”in ölçüsü nefesim çıkıncaya kadar devam edecek” diye. Kolay değildi, bütün dini sahalarda hüccet olan ilmiyle Ezher ulemasını bile şaşırtan bir babanın evladı olmak. Kolay değildi, yanında Resulullah (s.a.v.)’ın ismi zikredildiğinde saatlerce hüngür hüngür ağlayan Peygamber aşığının talebesi olmak. Bu bilinci hayatının her anında sindire sindire yaşamaya çalışan Hatipoğlu, “Emri’bil maruf, nehy-i anil münker”e ittibanın örnekleri, Resul-i Ekrem (s.a.v.) ve sahabelerin hayatlarını anlatarak ifâ etmeye başlar, bundan 10 yıl kadar önce. Yer Ankara, mekan ise Peygamber aşığının hislerini arşta dalga dalga yayan radyo evleridir. Hatipoğlu, bu radyolardan “İki Cihan Sultanı Resulullah”ı (s.a.v.) ve “Asr-ı Saadet”i değişik bir lezzet eşliğinde başlar haykırmaya. Bu haykırışa kulak verenlerin kalpleri buruk, başları eğik, gözleri ise yaşlıdır çaresiz... Hz. Ömer(r.a.)’in torunu, Peygamber aşığı Hatipoğlu’nu, Hüzün Peygamber’i ve Asr- Saadet mü’minlerini anlatışı karşısında, O’nu tanıtmaya çalışmak ne kadar yavan kalıyor değil mi? Dilerseniz Nihat Hatipoğlu’nun beslendiği kaynaktan günümüze uzayan manevi serüvenini biraz da kendi ağzından dinleyelim...
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i ve Asr-ı Saadet yıllarını anlatışınızdaki ruh halini size aşılayan hocanızı, yani babanızı, yani Resulullah’ın komşusu Haydar Hatipoğlu Hocaefendi’yi biraz anlatır mısınız?
Kur’an ve sünnetin ölçüleri neyse onu uygular ve uygulattırırdı. O kadar toleranssız bir hayatı vardı. Küçüklüğümüzden beri biz onu; hep Kur’an-ı Kerim okuyan, hadislerle meşgul olan, gece teheccüdlerini kaçırmayan, Allah’ı ve Peygamberi sevdirmeye çalışan biri olarak gördük. Babalıktan çok, eğitici ve öğretici yönüyle etkiledi hep bizi.
Fakat babamda ön plana çıkan şey; İslamî şuur ve sevgi şuuruydu. Sanıyorum Allah(c.c.) ve Hz. Peygamber(s.a.v.)’imize olan sevgisi, bize olan sevgisini de kat kat fazlalaştırdı. Bize olan ilgisi sadece evlat sevgisi gibi değil, evlatlarının ahirette sıkıntı görmemesi şeklinde de hayatımıza yansıdı. Onu öyle anladı ve öyle uygulattı bize. Hayatı çok sadeydi. Güler yüzlü ve merhametliydi. Önüne gelen herkese tebessüm ederdi.
Daha sonra Hz. Peygamberin hayatını okuduğumda gördüm ki; Hz. Peygamberin izdüşümünü takip etmeye çalışan bir muhibbi, bir divane, sanki öyleydi. Hakikaten Resulü Ekrem’i adım adım takip etmeye çalıştı. Müthiş bir birikimi vardı. Dört mezhebi mukaren olarak bilirdi. Yani dört mezhebin tümünü karşılaştırmalı olarak da bilirdi. Usulleri çok iyi bilirdi. Fakat fetva verirken de takvayı esas alırdı. Ruhsatı değil, azimeti esas alırdı. Tasavvufun kâmil bir insanda görmek istediği şeyi, adı konmamış şekilde biz onun hayatında görürdük. Adı konmamıştı belki. Adını koymayı istemiyordu. Bazı şeyler onda sır halde kalıyordu. Mesela odasına çekilirdi, bizden uzak şekilde. Sabah namazından sonra odasına gittiğimizde seccadesinin ıslak olduğunu görürdük.
İbn-i Mace’nin bitişiyle gelen ayrılık
Babanızın İbn-i Mace’yi şerhederken yaşadığı ruh halinden biraz bahseder misiniz?
Bizim mana literatürümüzde, keramet dediğimiz bir çok şeyi biz görüyorduk onda. Mesela bir örnek anlatayım. Hadis çalışırken kitaplarını salona koyar ve gider odasında yatardı. Geceleyin teheccüde kalkmak için.
Annem anlatıyor: “Gece bir ihtiyaç için kalktım. Baktım ki, salonun ışığı açık. Salona girdiğimde ‘Seyda hâlâ yatmadın mı?’ dedim. Saat sabahın 3-4 civarı. Baktım ki, kitabının başında birisi oturuyor. Babana benziyor, fakat baban değil. Bana baktı gülümsedi.”
Annem bunu görünce bağırarak kaçıyor. Annemin bağırmasıyla hepimiz uyandık. Babam rahmetli odasından çıktı. “Hatun ne oldu?” dedi. Annem cevaben: “Hem oradasın, hem buradasın!” Bunun üzerine babam anneme: “Sus, sus” dedi. Bu halleri çok vardı.
İbn-i Mace’yi şerhederken tereddütü olduğunda lügatlere bakar, ama kalbi mutmain değilse istihareye yatardı. Ve gece geç saatlerde kalkar yazardı.
Son hadis sözünü bitirdiğinde, baktık babam hüngür hüngür ağlıyor. Neden ağladığını sorduğumuzda: “Babanız diyor ki; ‘Hanım şimdi ben ne yapacağım? Çünkü ben her gece Hz. Rasulullah (s.a.v.) ile beraberdim. Şimdi nasıl ağlamayayım?” diye hüzün gözyaşları döküyordu. Ben o muhabbetin boş olmadığı kanaatindeyim.
“Ben Resulullah’a dilekçe verdim...”
25 Mayıs 1995 tarihinde Türkiye’ye dönmek için Medine havaalanına giderken durmadan Ravza-ı Mutahhara’ya bakan ve sonunda “Sevgililer Sevgilisi”ne kavuşan babanız Haydar Hocaefendi’nin hayata gözlerini yummadan önceki hallerini bizimle paylaşır mısınız?
Bir gün İbn-i Mace’yi şerhederken ona ben katiplik yapıyordum. O esnada çok ilginç bir hadisle karşılaştım. “Kimin gücü yetiyorsa Medine’de ölsün. Çünkü ben Medine’de ölene mutlaka şefaat ve şehadet edeceğim” diyordu, hadis-i şerifte Hz. Peygamber.
Babama, “Nasıl ölsün?” diye sorduğumda: “Oğlum, Allah-û Alem insan hastalanırsa oradan çıkmasın, orada ölsün” dedi. Babamızın bize müthiş bir sevgisi vardı. Ama Resulullah’ın sevgisi daha ağır bastı. Bazı insan lütuf kapılarını zorlar ya. Lütuf böyle tecelli eder mi, diye. Ben hep onu Medine konusunda öyle gördüm.
İlginç bir örnek aktarayım. Vefatından önce bir şey yazmış. Ben o sırada Almanya’daydım. Daha önce defalarca Hacca gitmesine rağmen beni vekil tayin etmişti. Vaazında “Ben Rasulullah’a dilekçe verdim. Geçen senelerde kabul etmedi, bu sene inşaallah kabul eder” sözleri çok manidardır.
Biz kendisini ağabeyimle yolcu etmeye gittiğimizde ilginç bir hadise gelişti. Biz büyüdükten sonra bizi hiç öpmeyen babamız, elini başımıza sürer, “namazınıza dikkat edin” derdi. Bu defa elini öptüğümüzde, ağabeyim ve benim yanaklarımdan öptü. Dedi ki: “İstikametinize dikkat edin.”
Vuslat zamanı gelip çatıyor...
Babanız neden Türkiye’ye getirilmedi de, Medine’de Hz. Osman’ın hemen yanıbaşındaki Cennet’ül Baki’ye defnedildi?
Bu hususta bize çok şeyler anlatıldı. Ama musellem, doğrulanmış şeyler olmadığı için bunları anlatmıyorum. Ama şu mesele musullem. Yanındaki doktor anlatıyor:
“Oturduk, herkes uçağa alınıyor. Ama hocam kalkmıyor yerinden. Hocam kalkalım, dediğimde; ‘kalkarız, acele etme’ dedi. Bir müddet sonra ‘gel abdest alalım’ dedi. Abdest aldık. Daha sonra oturduk. Dalgındı. Ama rahatsızlık alameti yoktu. Bir ara dedim ki: “Hocam kaç defa Hacca gittiniz?” Bana döndü dedi ki: “Bundan sonra sayılmaz”. Ve birden sağ tarafa döndü birini görmüş gibi. Ondan sonra uzandı oraya. Ben figan edince, çevredekiler geldiler. Bu arada uçak da yarım saat gecikmişti. Fakat bütün araştırmalara rağmen pasaportu bulunamadı. Pasaportu bulunamayınca uçak onsuz hareket etti. Uçağın hareketinden kısa bir süre sonra tekrar bakıldığında ise pasaportu gömleğinin içinden çıktı.”
Yani orada gösterilmedi onlara. Orada kalsın diye. Ve Hz. Osman’ın yanıbaşına, Cennet’ül Baki’ye defnedildi.
Sözün sahibi değil, söz önemli
Fahri Kainat’ın adı anıldığında babanızın hep boğazının düğümlendiğini, hatta bazen saatlerce ağladığına şahid olduğunuzu söylüyorsunuz. Sizde gördüğümüz derin anaforlar, babanızda vuku bulan Kur’an ve Sünnet aşkının tecellisi mi?
Onların bereketidir zannediyorum. Onun için bazen insanlar şöyle güzel, böyle güzel konuşuyorsunuz dediklerinde, bundan rûhen rahatsız oluyorum. Çünkü sen konuşmuyorsun aslında. Mevlam sevdiklerinin hayatını aktartacak birilerine. O aktarıcının da hiç bir kıymeti olmayabilir. Önemli olan aktarılanların büyüklüğüdür. Sözün sahibi değil, sözün önemli olduğuna inanıyorum. Herhalde bu muhabbeti kazanmaya çalışmakla kazanılmaz bu. Bazı şeylerin kesbi değil, vehbi olduğuna inanıyorum. Rahmetli babam pek piyasaya çıkmadı. Gölgede kaldı. Gölgede kalmaya, tanınmamaya çalıştı. Yakınlarının dışında kimsenin de kendisini keşfetmesini istemedi hiçbir zaman.
İmam-ı Şafii’nin dediği gibi; “Kimse bana nispet edilmesin, bütün iyi sözleri ben söyleyeyim.” Benim tarzım da odur. Ben istiyorum ki; İslâm’ı tebliğ edeyim, Hz. Peygamberi anlatayım, ama beni örnek edinmesinler. Biz örnek değiliz.
“İleride hadisler çok inkar edilecek...”
Sizi daha çok sesli ve görüntülü yayınlarla tanıma fırsatı bulduk. Yayınlanmış yazılı eserleriniz var mı?
Evet yayınlanmış 10 adet eserim var. Yazdığım kitaplardan “Kur’an-ı Kerim’in Anlaşılmasında Hadislerin Rolü”(Doktora, 1999 Ankara)nü babamın isteği üzerine yazdım. Rahmetli babam demişti ki: “İleride ‘hadisler’ çok inkar edilecek oğlum. Onun için o konuda yoğunlaş.” Ben de bu kitapta sünnetin delil oluşu konusunu ele aldım. Bir de en büyük hedefim babamın başlattığı ve bitiremediği tefsiri bitirmek. Konuşmalardan fırsat bulabilirsem tabi...
Nasipsiz kalanlara kucak açmalıyız
Camilerdeki vaaz ve hitabeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Günümüzde insanların manevî ihtiyaçlarını karşılamakta yeterli adımlar atılıyor mu?
Türkiye değişiyor artık. Cami vaazlarından istifade edebilme sınırlıdır. Ben de yıllarca camilerde vaaz ettim. Onun mutlaka kalması gerekir. Çünkü, Hz. Peygamberin (s.a.v.) sünnetidir, mescid ve cami hitabesi. Ama dini hizmetin, toplumu uyarma hizmetinin, birliği sağlamadaki adımları atmanın yolu sadece camilerle sınırlı kalmamalı. Çünkü camiye gelmeyen büyük bir gençlik kitlesi var, onlar nasipsiz kalabiliyor. Bunlara sizin gitmeniz gerekir. Demek ki, camideki hitabeler ve arz yeterli değil artık. Güncelleşmiyor. Burada hoca efendilerin suçu yok. Hocaefendiler magazin konusu olmak istemiyorlar. Onun için belli standartları var, ona uygun hareket etmek zorundalar. Biz daha kuşatıcı ve her kesimden insanlara hitap ettiğimizi fark ederek yaparsak, İslâm’ı anlatmadaki mesleğimizi ve görevimizi ifa etmiş oluruz.
İtirazlar övgüye dönüştü
Sizin sesli eserlerdeki kendinize has üslubunuz nasıl gelişti? İnsanı derinden sarsan bu üslubu destekleyen faktörleri biraz açabilir misiniz?
İlk kez dini sohbetlerde fon müziği kullanma geleneğini biz başlattık. Başlangıçta itiraz edenler oldu. Fakat durumu izah edince itirazlar, övgüye dönüştü. Zaten ayetler okunurken fon müziği kullanmıyoruz dikkat ederseniz. Şuna çok inanıyorum. Hayat tarzımızla, anlattıklarımızın örtüşmesi lazım. İnanmadığım şeyi asla söylemem. Yaşamadığım şeyi de söylemem. Yani hissetmediğim, duymadığım, sevmediğim hiçbir şeyi kimse bana söyletemez. Mesela öğrencilik hayatımda kendime bir haftayı Musab haftası ilan ederdim. Musab’ı incelerdim; otururken, yürürken, otobüste. Bazen gözyaşlarım akardı farkında olmadan. Belki çevremdekiler diyorlardı, bu adam deli mi diye? Kendi kendine ağlıyor. Ama o bir hafta Hz. Musab’la beraber olurdum sanki. İkinci hafta Ebuzer Gıfari, onun karakterini ben hayatıma tatbik ediyordum. Yani her bir sahabeden polenler gibi bir şeyler alıyordum. Onların ruh alemine yaklaştıkça, sizin hayat iklimizde nokta nokta bir şeylerin oluştuğunu hissediyorsunuz. Bugün ortaya çıkmıyor ama, 10 yıl sonra, 20 yıl sonra ortaya çıkıyor. Ondan sonra sizi konuşturuyor.
“Rüya” ve “Kerbela” yankı uyandırdı
Şu ana kadar yayınlanan kaset, CD, VCD formatında kaç adet eseriniz var? Okuyucularımız bu eserleri nasıl temin edebilirler?
Şu ana kadar sesli ve görüntülü olarak yayınlanmış 34 civarında eserim var. Fakat bu eserlerin içerisinde en büyük yankıyı “Rüya” ve “Kerbela” isimli eserlerim uyandırdı. “Rüya” için bir film yapımı teklifinde bulunuldu. Görüşmelerimiz devam ediyor. Sesli ve görüntülü eserlerimi Azim Dağıtım’dan temin etmek mümkün. Bu eserlerimin yapımını aynı şirketin bünyesindeki ABC Prodüksiyon üstlenmiş durumda. Eserlere oline olarak da “www.azimdagitim.com” internet adresinden ulaşılabilir.
“Kadir Gecesi, Kur’an Medeniyeti’nin dünyaya doğmasıdır” diyen Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu:
Kadir Gecesi mîlâddır
Sadece Kur’an’ın inmesi demek değildir, Kadir Gecesi. Kardeşliğin, vahdetin, sevginin, merhametin, zulme tahammülsüzlüğün, diri diri toprağa gömülen kızların kurtarılması, kadın haklarının tecellisidir. Yani miladdır O.
Bir Alman gencinin gözyaşları...
Sizi dinleyen insanların ruh alemindeki büyük değişime zaman zaman şahid oluyoruz. Bu anlamda sizi derinden etkileyen birkaç örnek verebilir misiniz?
Geçtiğimiz günlerde bir Yahudi vatandaş aradı beni. “Din hakkında bilgim yok. İslâm diniyle ilgim yok. Bir dostumun sizin programınızla ilgili uyarısı üzerine, sahurda kalktım, sizi üç gündür dinliyorum. Hayatımda gözümden ilk kez yaş aktı” diyor. Bunu Yahudi söylerse, Müslüman daha çok söyleyecektir tabi.
Almanya’da program yapıyoruz. Programa beni dinlemeye gelen gençler, yanlarında bir de Alman gencini getirmişler. Salon tıklım tıklım dolu. Çok duygulu bir konuşma oldu. Hemen hemen salonun tümü ağladı. Programın bitiminde baktım, Alman genci orada duruyor. Elinde 4 tane kasetim var. Dediler ki, hocam bu genç seninle tanışmak istiyor. Alman gencin gözleri ağlamaktan kıpkırmızı olmuş. Bu delikanlı neden ağlamış diye sordum onlara. Cevap çok ilginçti: “Baktım hepiniz ağlıyorsunuz, içimden bir duygu dedi ki, sen de bunlarla beraber ağla. Onun için ağladım.” Elindeki kasetleri neden aldığını sorduğumda; “Bunlarda da aynısı vardır diye aldım” dedi. “Müslüman olmayı düşünür müsün?” diye sorduğumda: “İnşaallah bir gün Müslüman olacağım, adımı da Abdullah koyacağım” dedi.
Bu beni çok etkiledi. Buna benzer binlerce olay var.
Yazılı ve sesli yayıncılıktan sonra görüntülü yayıncılıkta yerinizi almanızla birlikte, sizi izleyen kitlelerin daha da genişlediğini görüyoruz. Bu yükü taşımakta zorlanıyor musunuz?
Mesuliyet duygusu itibariyle evet. Ama yük olarak değil tabi. Çünkü bir şeyi severseniz yaparsınız, yük olmaz. Ben dün, Hz. Nebi’nin (s.a.v.) himmetine muhtaç bir zavallıyken, bugün yine aynı zavallıyım. Ben o anlamda hiçbir zaman değişmem inşaallah. İnsanlar daha çok sizin yolunuzda hidayete yöneliyorsa, benim korkum daha da artar. Utancım artar. Onun için mürşid olanların Allah yardımcıları olsun. İşleri çok ağırdır.
O, konuşulunca dinlenecek, çaresi yok ki...
Ramazan ayının başlamasıyla birlikte bir özel televizyonda “Sahur Özel” programı yapmaya başladınız. Programınızda hem konuklar, hem seyirciler Asr-ı Saadet gerçeğiyle yüzleştiğinde gözlerinden yaşlar süzülüyor. Paslanan kalpler parıldıyor, günahkar eller semaya kaldırılıyor. Bu duyguların sizdeki tasavvuru nasıl oluyor?
İnsanlardan çok değişik e-mail ve telefonlar alıyorum. Ateist olan insanlardan alıyorum, değişik mezhep ve meşrebli insanlardan alıyorum, hayatına İslâm hiç girmemiş insanlardan alıyorum, medyanın içinden değişik insanlardan alıyorum. Bir çok değişik ögeyi beraber kullandığım için yoğun olarak memnuniyetini ifade ediyorlar.
Benim konuşmamda iki şey çok önemlidir. Din ve millî kaygılar. Dini boyutta, Allah’ın birliği, Peygamberin birliği, Kitab’ın birliği, şuurun birliği, kaderin birliği. Dolayısıyla çok değişik, aykırı insanların hemen hemen tamamında müsbet gelişmelerin tecelli ettiğini görüyorum. Yani bu kucaklaşmaya davet, insanımız tarafından büyük yankı buluyor.
İnsanlar özellikle ilahiyatçılardan da, birbiriyle kavga eden, medyanın karşısında birbirini hırpalayan, acaba bu Kur’an’dan bu kadar din mi çıkar, dedirten değil; ey Allah’ın kulları gelin kalplerinizi birleştirin, diyen mesajları istiyor. Mesele Nihat hoca olayı değil, mesele Kainatın Serveri Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)’dır. O konuşuluyor. O konuşulunca dinlenecek, çaresi yok ki.
Anlattıklarınız doğaçlama mı, yoksa bir ön hazırlık yapıyor musunuz?
Yüzde doksanı doğaçlama. Ama küçük notlar alırım zaman zaman. Bazen notum önümde olur. Mesela Hz. Cafer’i anlatacağım derim, stüdyoya girerim, fon müziğini duyar duymaz ruh halim değişir, Hz. Ömer’i anlatırım. Bu işin hesabı olmuyor.
“www.nihathatipoğlu.com” isimli internet sitenizde irşaddan nasibini almak isteyenlere nasihatler, dualar, sohbetler, dosyalar vs. var. Ziyaretçi Defteri bölümüne şöyle bir göz attığınızda insanın adeta nutku tutuluyor. Efendim, demek ki insanların ruhu bir çağrı bekliyor. Bu anlamda hizmetlerin yeterli olup olmadığı konusunda neler söylemek istersiniz?
Yeterli değil. Yeterli olsaydı yaptığım bu programa bu kadar teveccüh olmazdı. Bu bir açılım ifadesi tabi. Ama biz kendi alanımızda kendi gücümüzün yettiği kadarca yapmaya çalışıyoruz. Fakat bu konuda ilgili mercilerin çok iş yapması lazım. Resmi ve ilgili merciler dersem anlaşılır herhalde.
Günde 6 bin e-mail
Sizi izleyenlerinizle ileşişiminiz nasıl? Mesela günde ortalama kaç e-mail alıyorsunuz?
Ben yoğunluktan dolayı fazla ilgilenemiyorum. Fakat, günlük ortalama 3 ila 6 bin arasında e-mail geldiği ilgilenen arkadaşlar tarafından ifade ediliyor. Zamanımın kısıtlı olması dolayısıyla e-maillere cevap veremiyorum. Ama söz verdik, gelen e-mailleri Ramazan’dan sonra tek tek değerlendireceğim inşaallah.
“Dostun dosta gidişi”
Hem Ramazan ayının sonuna hem de “Bin aydan daha hayırlı Kadir Gecesi”ne adım adım yaklaşıyoruz. Siz “Sahur Özel” programında bütün ısrarlara rağmen “Peygamberin Son 13 Günü”nü bu geceye sakladınız. Yapacağınız bu sohbetinizden anekdotlar ve Kadir Gecesi’ni nasıl tasavvur ettiğinizi bize anlatır mısınız? Kadir Gecesi neden bin aydan daha hayırlı?
Kadir Gecesi’nde iki yayınım var. Saat 23.00’da “Kandil Özel” programında, “Hz. Peygamberin Son 13 Günü”nü anlatacağım. Daha sonra ise saat 3.50’de başlayan “Sahur Özel” programında “Kerbela”yı anlatacağım inşaallah.
Hz. Peygamber denildiğinde “Dostun dosta gidişi” gelir aklıma. Hz. Peygamber şöyle diyor ya hani: “Başınıza bir sıkıntı gelince, benim ölümümü hatırlayın.” Yani dostun dosta gidişini anlatacağım orada. En büyük Zâtın hiç kalbini vermediği dünyadan, bedenen gidişini anlatacağım. Ben hep şunu söylüyorum dostlarımıza. Öyle hissediyorum. Bir kişiyken, en daraldığınız anda yanınızda Resulullah’ın olduğunu düşününüz. İkinciniz O’dur. İki kişiyken yanınızda üçüncünüz O’dur. Ve mutlak yanınızdadır. (Rab anlamında değil. Allah hep yanımızda zaten) Üç kişiyseniz dördüncünüz Resulullah’tır. Hareketlerinizi Resulullah’la test edin.
İnsanlık tarihinin dönüm noktası; Kadir Gecesi
Kadir Gecesi denildiğinde, sizin ruh aleminizde inkişaf eden manevi hatıra nedir? Kur’an-ı Azümişşan’la özdeşleşmenin zirvesi olan bu geceyi nasıl idrak etmek gerekir?
Kadir Gecesi’nin kadrini bilmek lazım. Kadir Gecesi insanlık tarihinin de dönüm noktasıdır. Hz. Peygamber hayatında değil sadece. Çünkü Hz. Peygamber daha Peygamber olmadan önce Kadir Gecesi tespit ediliyor. Ve Kur’an’la özdeş hale getiriliyor. Kadir Gecesi, bir anlamda Müslümanların ufkunda bir hatıradır. Nebevî bir dönemin ve Cebrail Aleyhisselam’ın yeniden inişinin tecellisidir dikkat ederseniz. Kadir Sûresi’nde “Tenezzelül melaiketüh verruhu fiha bi iznih Rabbihim”. O gece melekler ve ruh iner. Ruhtan maksat Cebrail Aleyhisselam’dır. Hiçbir gece değil o gece iniyor. Çünkü Hz. Muhammed(s.a.v.)’e o gece indi. O ilk hatıra sürekli tazeleniyor. Yani Kur’an hiç eskimiyor. Kur’an ilk gece Hira’da indiği gibi şu anda.
Kadir Gecesi, Kur’an Medeniyeti’nin dünyaya doğması demektir. Sadece Kur’an’ın inmesi demek değildir. Kardeşliğin, vahdetin, sevginin, merhametin, zulme tahammülsüzlüğün, diri diri toprağa gömülen kızların kurtarılması, kadın haklarının tecellisinin hepsinin başlangıcı, yani miladıdır O. Aksi durumda Kadir Gecesi’ni anlamamış oluruz.
Bu geceyi Hz. Peygamberin değerlendirdiği gibi değerlendirmek lazım. Hz. Peygamber, Kadir Gecesi’nde çok dua ederdi. Yani sabaha kadar, fecir vaktine kadar bu fırsatı, fırsat bilmek lazım. Yani fırsatçılık yapmak lazım.
Kadir Gecesi’nin gününün gizliliği çok önemli. Ramazan’ın tekli ve son on gününde aranması salık verilir. Ama bazı alimler, Kadir Gecesi’nin yılın her gecesinde aranması gereğini ifade ederler. Yani her geceyi Kadir Gecesi bilmek lazım.
Önünde Rahmet, ortasında Mağfiret, sonunda Cehennem’den Azad muştusu bulunan bu mübarek Ramazan ayında Millî Gazete okuyucularına son olarak neler aktarmak istersiniz?
Allah’la ahdinizi, misakınızı yenileyin. Hz. Peygamber(s.a.v.)’le olan dostluğunuzu, sevginizi yenileyin. Her gün, masada otururken kalbinizi ortaya koyun. Siyah mı, beyaz mı diye bakın kalbinize. Saygılarımı iletiyorum, bizlere dua etsinler.
Zaman zaman ifade ettiğiniz, insanı derinden etkileyen ifadelerinizden birisi de şu: Diyorsunuz ki; “Resulullah dururken, sahabiler dururken başkalarını anlatmak ne haddimize...” Öyleyse efendim bize kısa bir Asr-ı Saadet serabı göstermeye ne dersiniz?
Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)
Resulullah dengeler üstüydü
Çocukları sevmesi dikkatimi çok celbeder. Mesela, hutbedeyken aşağı iniyor bir gün. Hiç alışılagelmeyen, bugün bile cemaatin hazmedemeyeceği bir tavır aslında. Aşağı iniyor, hutbeyi yarıda kesiyor. Hutbe bir ibadettir. Hasan ve Hüseyin’i omzuna alıyor ve hutbeye çıkıyor. Diyor ki; “Ya Rabbi, ben bunları seviyorum. Sen de onları sev.”
Bunun cemaatte meydana getirdiği şoku düşününüz, Medine toplumunda. Bunu bir hocaefendinin kendi çocuğu için camide yaptığını düşününüz. O gün hocaefendi hakkında sayısız dilekçe yazılır. Onun için Resulullah dengeler üstü, hesaplar üstü bir insandı. Hiç kimsede olmayacak bir şey vardı onda. “Eddebene Rabbün.” Rabbin terbiye etti.
O, her çocuğun elini tuttuğunda, kendisinden önce Mekke’de toprağa gömülen çocukları hatırlıyordu. Bazen diyorlar, İslâm ne getirdi? Hiç bir şey getirmeseydi, İslâm sadece bir manifesto olsaydı, toprağa gömdüğünüz çocukları gömmeyin deseydi, bu bile yeterdi insanlar için.
HZ. SIDDIK-I EBU BEKİR
“Dostun dostu ve vefanın en güzel örneğidir O.”
HZ. ÖMER
“Hayatın dengesidir O. Resulullah’ın gölgesinde durduğu, sonradan altında namaz kılınan yer haline getirilen ağacı kesecek kadar dik, ama Hz. Peygamberin geçtiği yerden geçip izlerini arayacak kadar da hassas.”
HZ. ALİ
“Ebu Turab. Yani, Toprağın Babası.”
HZ. OSMAN
“Peygamberin utandığı insan. Melekler bile O’ndan utanıyordu.”
HZ. FATIMA
“Babasının annesi. Muhabbet fedailerinin en önde geleni.”
HZ. BİLAL
“Yeryüzündeki en büyük inkılaplardan biri.”
HZ. ZEYD - SALEBE
“Günahın firar ve hicret ettirdiği sahabe.”
İşte infakın bedeli...
HZ. EBU DAHDAH
“Allah’a kim borç verecek?” diye ayet iniyor. Hz. Resul bu ayeti ona okuyunca diyor ki: “Ya Resulullah, Allah bizden borç mu istiyor?” (Fakirlere alın verin.) Resulullah, “Evet” dediğinde: “Bana Allah adına elini uzat yâ Resul.” Resulullah elini uzatınca, “Haydi Seninle alış verişi yapalım”. Diyor ve Medine’nin en büyük hurma bahçesini Allah’a verdim diyor. İşte infak bu. Vefatından sonra Peygamber Efendimiz, Hz. Ebu Dahdah’ın mezara konur konmaz, Cennet’ten ona bir hurma bahçesi sarkmaya başladı” diyor. İşte infakın bedeli...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



