Aydın olmak, yaşadığı dünyada seyirci değil, oyuncu olmaktır. İnsanın yaratılış amacı da bu değil mi? Hep oluş içinde fail olmak, meful olmamak... Özne olmak nesne olmamak... Bu açıdan bakıldığında her insanın, yaşadığı çağın şekillenişinde dolaylı veya dolaysız mutlaka bir katkısı olmaktadır. Bu katkı her bireyin kendi çapına göredir. Bu nokta-i nazardan bakıldığında, toplumun şekillenişi ve tarihin akış sürecinde en büyük pay her zaman aydınların olmuştur.
Bu bağlamda aydını tanımlamaya kalktığımızda, onun içinde yaşadığı toplumun nabzını tutan, sorunları ortaya koyan ve bunlara çözüm üretmek için kafa yoran kimse olduğunu görürüz. Yine aydın mensubu olduğu toplumun ve yaşadığı dünyanın sorunlarına ilgisiz kalmamakla birlikte Sartre'nin deyişiyle "her işe burnunu sokan" kimse duğunu söyleyebiliriz. Bazılarının zihin işçisi, fikir teröristi dediği aydın, sanıldığı gibi fildişi kulesine çekilip toplumdan koparak, kitaplara gömülen ve kendine yabancılaşan kimse olmamalıdır. Aydın hem fikir hem eylem adamı olmalıdır. Hem aydın hem eylem adamı bütün vasıflarını üzerinde taşıyan pek az şahsiyet vardır. Ve bu anlamda en güzel örnek şahsiyetlerden ilk aklıma gelenler Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, Edward Said, Roger Graudy'dir. Bunlar içinde hiç kuşkusuz Begoviç müstesna bir yere sahiptir. Özellikle Bosna savaşı sırasında ortaya koyduğu tavrıyla aydın ve eylem adamı vasfını fazlasıyla üzerinde göstermiştir.
Aydının en büyük silahı hiç kuşkusuz kalemdir. Kaleminin namusu ve onuru vardır. Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah "kaleme yemin olsun" der. İncil'de "önce söz vardı" diye geçer. Bütün bunlar kalemin ve sözün gücünü göstermesi anlamında önemlidir. Yine usta yazar Dostoyevski bir romanında "düşünmek çalışmaktır" diye yazar. Bu anlamda aydın da düşündüğünün çalışmak olduğunun farkında olmalıdır fakat Romalılar gibi; "Biz düşünürüz kölelerimiz çalışır" zihniyeti taşımamalıdır. Böyle düşündüğü zaman aydının aydın olmaktan çıkar, bir despottan farkı kalmaz.
Bilmek ızdırap çekmektir, acı çekmektir ama yabancılaşmak demek değildir. Bilgi insanı üst bir tarafa çeker ama yaratılış gerçeğini de inkâr ettirmez. Yaşadığımız toplumda aşina olduğumuz aydın tipi hiç kuşkusuz kendine yabancılaşan, bunalan tiplerdir. Bunlar ise kendi kendileriyle hesaplaşmaktan toplumsal problemlere çözüm üretmezler. Üretseler bile kendileri gibi problemli çözümler üretirler. Aslında bu tip aydınları Kur'an-ı Kerim çok güzel tanımlar: "Onlar kitap yüklü merkeplere benzerler" Bu anlamda Peygamber Efendimizin; "Faydasız ilimden Allah'a sığınırım" demesi düşündürücü ve bir o denli de önemlidir. Kendine ve topluma yabancılaşan bu tip aydınları Cemil Meriç şöyle tanımlar: "Aydın, kendi tarihinden koptuğu ölçüde aydındır, kendi tarihinden, yani kendi insanından. Batı'nın temsilcisi olduğu ölçüde aydın"1 "Geçmişini bilmeyen geleceğini kuramaz" gerçeği doğrultusunda aydını değerlendiren Cemil Meriç, aydının günün adamı değil, yarının adamı olduğunu söyler. Ve onları "çağının üvey evladı" olarak tanımlar. Çünkü aydının görevi günü kurtarmak değil, yarını şekillendirmektir...
Toplumu düzeltmek insanın önce kendisiyle barışık olmasından geçer. Kendiyle barışık olmayanlar, toplumun sorunlarına çözüm üretemezler. Aydının fikri ve kalbi birlikte çarpan kişidir. Aydın derunileştiği ölçüde toplumu anlar ve sorunlarına çözüm üretir. Aydının kendisiyle barışık olması aynı zamanda toplum ile bütünleşmesi demektir. İnsan inanmadığı bir şeyi savunamaz, savunduğu zaman havaya yumruk sallayan zavallılara benzer ki, aydının o duruma düşmesi kadar gülünç bir şey olamaz.
Aydın elbette toplumsal değişim ve dönüşümün dinamizmidir. Bunu yaparken de bu dinamizmi yerinde ve zamanında kullanmalı, cesur adımlar atmaktan çekinmemelidir. Bilgiyi ego için kullanmamalıdır. Aydın zor günlerin ve sıkıntılı anların insanıdır. Çağının sorunlarını bilmeyen, ona çözüm üretmeyen aydın olamaz. Bu anlamda içinde yaşadığımız çağın sorunlarına baktığımızda, Tanzimat dönemi devlet ve fikir adamlarımızdan Said Halim Paşa'nın dönemi içerisinde ortaya koyduğu fikirler önem kazanmaktadır. Said Halim Paşa geçen yüzyılın başında yazdığı "Buhranlarımız" adlı eserinde daha o dönemde bugünümüzün sorunlarına parmak basmış bir aydındır. Onun gerek yaşadığı çağ gerekse bugün için ortaya sürdüğü fikirler güncelliğini halen korumaktadır. Yüz yıl ilerisini görebilmiş müstesna bir aydındır. Aydın tanımı işte bu noktada anlam kazanmakta ve yerine oturmaktadır.
Çağdaş fikir adamlarından Abdülkerim Suruş aydın tanımı için; "Kulluk edecek kişi değildir. Onun için itaat ve teslimiyet gibi kavramların bir anlamı yoktur, bunlara yabancıdır"2 diye belirtmektedir. Suruş'un burada zikrettiği kulluk, itaat ve teslimiyet var olan statükoya karşı kullanılmaktadır. Yani iktidarın kapıkulu olmamalı demektedir. Aydın, toplumun ve iktidarın önünde giden yol gösterici, ufuk açıcılardır. Gücün emrinde olmamalıdır. Örneğin Fransa'nın Cezayir'i işgali sırasında işgale karşı çıkan J.Paul Sartre'ı devlet adamı Charles de Gaulle'e şikâyet ettiklerinde, De Gaulle, "Sartre Fransa'dır!" diye cevap verir. Gerek iktidar gerek aydın tutumu anlamında bu cevap oldukça manidardır.
Bu çerçevede Türkiye'de aydınların toplumu değiştirip dönüştürecek dinamizmi yakalayamamasının nedeni araştırmalı, kendi kendilerini sorgulamalıdırlar. Her dönem farklı görüşler ve farklı kulvarlarda koşanlar, dün kabul ettiğini bugün ret edenler, bırakın yol göstermeyi, yol gösterilmeye aday zavallılardır. Sartre gibi bir tutum ve eylemi, De Gaulle gibi büyük bir hoşgörü ve anlayışı benimsemeyen aydın ve devlet adamları kaybetmeye mahkûmdur. Bugün gerek ülkemizde gerek Arap coğrafyasında yaşananların arka planında aydınların sapması yatmaktadır. Fikir namusu taşımayan kapıkulu aydınlar toplumu düzeltmekten acizdirler. Bu yüzden ciddiyetlikleri ve güvenirliklerini kaybetmişlerdir. Bu anlamda gerçek aydın, Üstat Necip Fazıl gibi kalemin namusunun farkında, "fikrin fahişesi ve zamparası" olmayanlardır.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



