Avrupa’da sürekli bir şeyler oluyor. Ayaklanmalar, krize yol açan davranışlar, lüzumsuz ve mantıksız inatçılıklar, yükselmekte olan ırkçılık ve xenophobia yani yabancı düşmanlığı, İslam karşıtlığı ve huzursuzluk.
İşte, içine girmek için birçok milli çıkarımızı feda etmek üzere olduğumuz, nereye gittiği belli olmayan, yaşlanan ve yaşlandıkça hırçınlaşan, üstelik de Türkleri Sevmeyen bir Avrupa
Geçmişin bugüne uzantısı:
Avrupalılar, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra mahvolan ekonomilerini büyük ölçüde ABD’nin yardımı ile toparlamışlardır. Savaş sonrası Papa’nın teşviki ve savaşın taze acılarının etkisi altında kendi aralarında, ilk Kömür ve Çelik Birliği’nin temellerini atmaya razı olmuşlardır. Zaman içinde, bu birlik Avrupa Topluluğu’na dönüştü. Daha sonra da Avrupa Birliği (AB) haline geldi.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya politik açıdan, iki kutuplu bir düzene girdi. Bu yıllarda “Batı” yani, Batı Avrupa devletleri ve ABD birlikte hareket etmeye başlamıştı. Beraberce oluşturdukları dünya “Serbest Ekonomi Düzeni” olarak tanımlanan kapitalist bir düzendir.
Bu yıllarda oluşan paktlarla saflarını sıklaştırmayı ve bir daha benzeri bir “Dünya Savaşı” yaşamamayı hedeflemişlerdi. İşte bu yıllarda Türkiye de kendisini Batı güçlerinin kurduğu ittifaklar ve ekonomik yardım programları içerisinde bulmuştur.
“Batı’nın karşısında” bulunan cephe ise komünist devletler olup, Batı onları “Demir Perde Ülkeleri” olarak tanımlamıştır. Bu bölünme bakımından da Türkiye’nin bulunduğu jeo-stratejik konum, Batı’nın ilgi odağı haline gelmiş ve durumu kendi çıkarı için kullanmayı bir ana hedef haline getirmiştir.
1945-1990 yılları arasındaki dönemde Batılılar, Müslüman ülkeleri komünizme karşı güçlü kaleler olarak görmüş hatta Orta Asya, Afganistan ve Kafkasya gibi yerlerde yerel İslami güçlere yardım ederek Sovyet Rusya ile aralarına bir tampon yerleştirmeye çalışmışlardır.
Avrupalılar ve genelde “Batı”, kendi güvenceleri, kendi rahatları ve kurdukları hayat seviyesinin devamı için bu politikaları istekle yürütmüşlerdir. Bunun için o yıllarda:
-İslam’a ve Müslümanlara karşı müstemlekeci değil destekleyici dost yaklaşımını kullanmışlardır.
- Kendi ekonomik kalkınmalarını hızlandırmak için, Türkiye’den, Kuzey Afrika’dan ve Hint yarımadasından ucuz işgücü getirtmişlerdir.
-Komünizme, her zorluğa rağmen direnebilen İslam’a karşı bir hayranlık duymuş ve bu ilahi dini öğrenmek ve anlamak için çalışmalar yapmışlardır.
Ne var ki, bunların hepsi, 1990-91 yıllarında Sovyet Rusya’nın ve Yugoslavya Sosyalist Cumhuriyeti’nin dağılması ile adeta bir buz dağı gibi erimiştir. 1990’lardan itibaren de dünya çeşitli bölgelerinde ve Avrupa’nın göbeğinde “Etnik Temizleme ve Din Savaşları” yeniden başlamıştır.
Değişen dengeler ve farklı bir Batı:
Bosna-Hersek Savaşı Avrupa’nın tam ortasında cereyan etmiştir. O savaşta, Boşnaklar sırf Müslüman ve sırf Osmanlı’nın mirasçısı oldukları için Sırplar ve Hırvatlar tarafından hunharca öldürülmüşlerdir.
Diğer taraftan, yıllarca Kafkaslar’da Müslümanları kışkırtan ve destekleyen Batı güçleri, Sovyetler yıkılıp komünist tehlike ortadan kalkınca, Çeçenistan’da olanlara pek karışmamış hatta öteki tarafa bakmışlardır.
21. yüzyılda kalkınmış Avrupa, bir zamanlar baş tacı ettiği “misafir işçileri”ni, artık toplumda yük olarak görmeye başlamıştır. Kendi kimliklerini korumak için “ dil, örf, adet ve dinlerine” sarılan bu kitleler, artık “bağnaz ve uyumsuz kitleler” olarak tanımlanmaya başlamıştır.
Avrupa’da “ya dilimizi öğren, bizim gibi ol veya buradan git” şeklinde yeni bir tavır ortaya çıkmıştır. Özellikle Türkler, bu durumdan çok etkilenmektedir.
Avrupa’da, “ Türklere toptan HAYIR diyelim” kampanyaları başlatılmıştır. Mesela Avro yani “Avrupa parası üstündeki haritada Türkiye’nin bulunduğu yerin üstüne kırmızı X koyarak, onu yok edelim” diyecek kadar ileri giden kampanyalar başlamış bulunmaktadır.
Türklere ve Türkiye’ye meydan okurcasına, Ermeni yalan ve iftiralarını hakikatmiş gibi kabul eden Avrupa parlamentoları “ sözde Ermeni soykırımını” resmen kabul etmişlerdir. Birçok yerlerde de anıtlar dikilmesine izin vermişlerdir. Hem de hiç bir hukuki veya tarihi delile veya arşiv çalışmasına dayanmadan.
İsviçre’de ilmi bir konferansa davet edilen Türk Tarih Kurumu Başkanı’nın tarih belgelerine dayanarak, “soykırım olmamıştır. Ermenilerin iddiaları sadece iddialardır. İşte elimizdeki arşiv belgeleri” dediği için hakkında tutuklama emri çıkartılmıştır.
Bunların yanısıra, Kıbrıs konusunda tamamen tek taraflı olarak Güney Kıbrıs Rum tarafını tutmuş ve uluslar arası anlaşmalara aykırı olarak da, AB üyeliğine kabul etmişlerdir.
Türkiye’ye AB üyeliği müzakerelerini başlatmak vaadi ile baskı yaparak, Ankara Anlaşması Ek protokolünü imzaya zorlamışlardır. Şimdi AB bu anlaşmaya dayanarak, tüm liman ve hava alanlarını Rumlara açması için Türkiye’ye baskı yapmaktadır.
AB devletleri, İstanbul’daki Rum patriğinin “ekümenliği”ni tanıyın şeklinde Türkiye’ye baskı üstüne baskı uygularken, İtalya’nın başlattığı “Ayasofya tekrar kilise olarak ibadete açılsın” imza kampanyası da tüm hızıyla Avrupa’da devam etmektedir. İmzalar bir milyona ulaşınca, bunu AB kanalı ile Türkiye’ye dayatmak niyetindedirler.
Resmi davetli olarak Türkiye’ye gelecek olan yeni Papa, daha şimdiden “Ayasofya Camii’nde” ayin yapma izni almaya çalışmaktadır.
Asıl korku nedir:
1- AB devletleri bu kadar büyük ve çok nüfuslu bir Türkiye’yi kendi aralarında görmek istememektedir. Yani; Fransa ve Almanya en büyük devletler olarak kendi politik güçlerini paylaşmak istememektedirler.
2- Büyük Avrupa devletleri, AB’nin her komite ve meclisinde nüfus oranına göre sandalye sahibi olacak olan Türkiye’nin, Avrupa meselelerinde söz ve güç sahibi olmasını arzu etmemektedirler.
3- Kendilerinden çok daha fakir bir ülkenin (Türkiye) kalkınması için ve onun hayat standardının yükselmesi için kendi hazinelerinden çıkacak olan para ve desteği vermek istemiyorlar.
4- Bir zamanlar, onların “ağır işçi” olarak tanıdığı Türklerin, şimdi “ortak” ve hatta birçok yerde “patron” olmasına tahammül edememektedirler.
5- Güçlü bir Müslüman devletin, manevi değerleri çok zayıflamış bir Avrupa içinde yepyeni bir güç ve cazibe merkezi olacağından çekinmektedirler.
Kısacası, Türkiye’nin AB’ye üye olmaması için ellerinden geleni artlarına bırakmamaktadırlar. Sinsi bir savaş sürdürmektedirler. Bunları görmenin ve anlamanın zamanı gelmiştir. Yani, Avrupa’yı iyi anlamak ve mesajlarını ve tavırlarını iyi okumak gerekmektedir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



