Bu satırları kaleme aldığım sırada uçağımız Almanya istikametinde yol almaya devam ediyor. Rotamız Münih üzerinden Oslo (Norveç). Son durağımız ise kısmetse Stavanger.
Geçen ayki İtalya seyahatinden sonra bu ay içinde Almanya'ya da planlanmış bir yolculuk yapacağımı yazmıştım. 12-17 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirdik bu seyahati. Şimdi de 23-27 Nisan arası Norveç...
Geçtiğimiz yüzyılda Batı'ya gidenlerimiz, döndüklerinde orada gördükleri "kâşâneler"i anlatıyordu. Batı'nın gelişmişliği, disiplin, tertip ve düzen anlamına gelen modern hayat, Batılı insanın çalışkanlığı vs... "Dinleri işimiz, işleri dinimiz gibi" tesbitiyle Batının bu "büyülü dünyası"nda kamaşan gözünü İslâm Dünyası'na çeviren aydınımız, bu sefer de "viraneler"den bahsedecekti. Aslında bizim öyle olmamız gerekiyordu. Gelişmişlik, kalkınmışlık, temizlik... Batılı insandan önce bizim insanımızın alamet-i farikası olmalıydı. Oysa bizim insanımız tembel, miskin, "mütevekkil" ve "geri" idi.
Sebep?
Sebep Avrupa görmüşlerimiz tarafından kolayca teşhis edildi: Yanlış din anlayışımız! İslâm Dünyası'nda modern dinî duruşu temsil edenlerin istisnasız tamamının ortak teşhisi buydu. Muhammed Abduh-Rediş Rıza'nın el-Menâr tefsiri, seküler bir çalışma/üretme anlayışının İslâm nasslarından temellendirilişinin "mükemmel" örneklerinden birisidir...
60'lı yıllardan itibaren Batı'ya vermeye başladığımız göç bu bağlamda nerede duruyor diye baktığımızda, normalde şu iki durumdan birisini görüyor olmamız gerekirdi:
A. Bir bakış açısına göre Batı'ya işçi olarak giden ilk nesil olmasa bile, onlar tarafından oraya aldırılan ikinci nesil ve nihayet orada dünyaya gelen üçüncü nesil, aradan geçen yarım asır içinde ülkemizin ve İslâm Dünyası'nın modernizasyonuna kayda değer bir katkı sunmalıydı.
B. Bir başka bakış açısına göre Batı'ya aktardığımız potansiyel, Batı'nın İslâmlaşması yolunda dikkat çekici gelişmelere sebebiyet vermeliydi.
Ancak ne bu oldu, ne de öteki. Hatta Batı'ya aktardığımız nüfus, büyük ölçüde orada "kalıcı" olmayı kabul ettiği/içine sindirdiği ve bunun tabii bir uzantısı olarak oralarda hayatın her alanında varlık gösterir duruma gelmeye başladığı halde, Ermeni lobileri kadar dahi varlık gösterip ülkelerinin uluslararası problemlerinin çözümüne kayda değer bir katkı sunabilmiş değil.
O halde soru şu: Avrupa'da 20 milyona baliğ olduğu söylenen Müslüman (kökenli) nüfus ve bu cümleden olarak sayılarının 5-6 milyon olduğu tahmin edilen yurdum insanları orada ne adına bulunuyor, ne yapıyor?
Oralardaki varlığımızın, kaybolanlarla kendini bulanların oluşturduğu denklemde, eşitsizliğin hangi yanının ağır basmasına yaradığı sorusu, hayatî önemde olmasına rağmen ne buradakiler ne de oradakiler tarafından hak ettiği ölçüde gündeme alınmış değil.
İşin bir de şöyle bir boyutu var: Batı'ya giden insanlarımız arasında, kaybolanları bir kenara koyalım, oradaki teşkilatlar vasıtasıyla kimliğini muhafaza edebilmiş olanların da problemi çözdüğünü söylemek mümkün değil. Ümmet-i Muhammed'e modern zamanlarda arız olan kafa karışıklığı, gönül bulanıklığı, oralarda daha bir keskince yaşanıyor.
Karşı karşıya bulunduğumuz fikrî, siyasî, ekonomik, kültürel... problemler, en başta istikametimizi etkiliyor. Kendisini dört koldan dayatan ve itikadımıza doğrudan müdahil bulunan modern Batılı hayat tarzı, burada da orada da bir kısım insanımızın hayat ve din algısını derinden etkiliyor, dönüşümlere, kırılmalara, savrulmalara sebebiyet veriyor.
İşte Daru'l-Hikme'nin hayatın merkezine ilişkin söylem ve tesbitleri tam da bu noktada vazgeçilmezliğini hissettiriyor. Bizi dört yanımızdan kuşatan modern değerleri, telakkileri, bilinç altı operasyonlarını... önce fark edebilmek, arkasından da etkisizleştirebilmek, öncelikle ve özellikle kendi aidiyetlerimiz sayesinde mümkün olabilecektir. Hayata, fikirlere ve olaylara kendi aidiyetlerimiz ekseninde bakmak, bilincimizi oluşturan temel kodların farkına varmakla ve o kodların modern hayata ne dediği konusunda kafa yormakla mümkündür.
Farkında olsak da olmasak da, İslâmî kodların modern hayata "uyarlanması" suretiyle hayatı meşru/kabul edilebilir kıldık büyük ölçüde. Ehven-i şer(reyn) anlayışı, maslahat anlayışı, kolaylık/teysir anlayışı... (ki bunlar aslında birer şer'î kaidedir) hep bu meyanda devrede olan kodlardır.
Ancak nasıl bir hayatı tercih edeceğimiz konusunda temelli kararlar verirken üzerinde hareket ettiğimiz bu zeminin doğru seçilip seçilmediğinden emin olmak için elimizde yeterli sebep bulunduğunu söylemek kolay değil.
Söz gelimi birisi, gerek Batı'da kalıcı olmayı artık kabul etmiş olan "oradaki" insanımıza, gerekse Batı kaynaklı sistem, kriter ve kavramları büyük bir azim ve kararlılıkla benimseyip savunma noktasında bulunan "buradaki" insanımıza "def'i mefasid celb-i menafiden evladır" kaidesini hatırlatsa ve hal-i hazırımızı bir de bu kaide zemininde gözden geçirmeyi teklif etse ortaya nasıl bir sonuç çıkar dersiniz?.. Yani Avrupa'da kalıcı olmak son tahlilde bize fayda (dinin onayladığı maslahat) olarak mı, yoksa zarar (mefsedet) olarak mı dönüyor? Bu sorunun cevabı zarar lehine verilecekse burada yaşamamız son derece tartışmalı hale gelecektir...
Bu meseleyi bu köşede detaylı olarak tartışmak boynumuzun borcu olsun...
(Benim buralarda ne yaptığımı soracak olursanız, onu daha sonraki bir/kaç yazıda anlatayım.)


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



