F. Nietzsche (1844-1900), ilk eseri de olan Tragedyanın Doğuşu/Die Geburt der Tragödie'nda iki simge dolayımında Avrupa ruhunu, kültürünü düşünce ve uygarlığını temellendirip açıklamaya çalışır. Simge olarak başvurduğu Diongsos ve Apollon Yunan panteonunun iki tanrısıydı. Diengsos duyarlığı, coşkuyu, kısacası sanatı, Apollon ise aklı, düzeni, kuralı, kısacası düşünce ve bilimi, simgeliyorlardı. Hıristiyanlık bunlarla ilintisiz bir unsur olarak Avrupa'ya nüfuz etmesiyle, onun kendine özgür ruhunu, kültürünü, düşünce, sanat, özetle uygarlığını iğdiş etmiştir. Karşıtlık yerine iradeden yoksun itaati, sürekli devinim ve çatışma yerine kitleleştiren bir birliği yerleştirmeye çalışmıştır. Ona göre, bu, Avrupa ruhunun zehirlenmesi, özgünlüğünün yitimi demektir. Anti-Christ, Yani Deccal'ında, şiirsel, akıcı ve çarpıcı anlatımıyla döne-dolaşa bu sorunu tartışır, irdeler. XIX. yy. sonlarından başlarak XX.yy. Avrupa düşünce ve sanatını sarsıcı bir etkiyle adeta sigaya çeker. Nietzsche'nin sözkonusu sarsıcı etkisi gözardı edilerek, Avrupa düşüncesi, kültürü ve uygarlığı özü itibariyle tam olarak kavranılamaz.
Nietzsche'den önce Kant (1724-1804) "Ebedi Barış Üzerine Felsefi Deneme" (Zunewigen Frieden, 1795)sinde, Roma imparatorluğunun yıkılmasından sonra Avrupa'nın yaşamak zorunda kaldığı çatışmaların ortadan kaldırılarak bir bütünlüğü kurmanın ilkelerini tartışır. Bir anlamda, bugün Avrupa'nın, II. Dünya Savaşı sonrasında yöneldiği ve ancak AB aşamasına getirildiği oluşumun hedefini gösterir. Bu hedef Avrupa Tek Devleti'dir. Felsefi Kurgulama ve Çıkarımlarla oluşturulan bu hedef ya da amaç, Avrupa'nın somut gerçekliklerinin bir anlamda ayraç içinde alınması varsayımına dayandırılmıştır, denebilir. Ahlâkî bir özgecilik (diğerkâm) burada belirleyici ve önceliği istenen bir unsur olarak düşünülmüştür. Oysa Avrupa'nın somut gerçeklikleri böyle bir unsura dayanma şöyledursun, tam karşıtını işâret edegelmiştir. Yani Bencillik (hodkâm) başlı başına itici bir güç olarak devinegelmiştir. Nietzsche'nin Dionyses ve Apollon simgeleri bu bakımdan anlamlıdır, üstelik açıklayıcı bir işleve de sahiptir.
Bu sütunda Avrupa, AB üzerine yayımlanan birçok yazımızda Avrupa'nın, kendi kültür ve tarih birikimi itibariyle gelebildiği AB, kendi iç dinamikleri bakımından olağanüstü bir başarıdır. Ama AB, son çözümlemede ekonomik temelli en fazla toplumsal bir ortaklıktır. Bu başarının tamamlanabilmesi için şart olan Avrupa Tek Devleti, Avrupa kültürünün ve uygarlığının yıkımı pahasına gerçekleştirilebilecek bir hedeftir. Yani Avrupa kendi somut gerçekliklerini silbaştan etmeden, yoksamadan böyle bir hedefe ulaşması oldukça tartışmalıdır, kuşkuludur. Bize göre pek gerçekçi de değildir. Çoğunlukla gözden kaçırılan, hatta karıştırılan "Batılı" ve "Batılılaşma" olgusuyla Avrupalı, Avrupalılaşma eşdeğer görüldüğünden, Avrupa Tek Devlet hedefi istenilen düzeyde kavranılmamış da olabilir.
Son Avrupa Parlamentosu seçimi, sanıyorum, bu sorunların yeni bir bakış açısıyla ele alınmasına imkân verir bir nitelik göstermektedir. Ancak sağlıklı değerlendirmeler yapılabilmesi için asgari şart Avrupa ve AB'nin somut gerçeklikleriyle, zihinlerde ya da hayallerde kurgulanmış olanın kendi bağlamlarında değerlendirebilmesidir. Bunun, özellikle Avrupa'yı idealize etmek suretiyle algılayabilenler için pek kolay olmadığı öncelikle belirtilmelidir. Nitekim AP'ye ağırlıklı olarak "sağ" şeklinde tanımlananların seçilmesi şaşkınlıkla karşılandı. Avrupa'nın "milliyetçiliğe", hatta "ırkçılığa" doğru kaydığı, sol ve sosyal demokratların hezimete uğradığı tarzında değerlendirmeler bile yapılmaya başlandı.
Oysa, Avrupa gerçekliği doğru irdelenmiş olsaydı, bu özelliklerin AB'nin oluşturulmasında belirleyici dinamikler oldukları rahatça gözlemlenebilirdi. Bu belirleyici dinamikler olmaksızın ya da bunları tasfiye edici bir düşünce temeline dayanıldığı öngörülseydi AB aşamasına gelinmesi zaten mümkün olamazdı. Çünkü AB çatısı içinde her bir Avrupa devleti ve toplumsal varlığını sürdürücü bir imkan elde edebiliyordu. Elbette imkan elverdiği ölçüde.
Avrupa'yı hayal dünyalarında kurgulayanların şimdilerde bağlanmak istedikleri umut, ABD'nin kayırması ve Türkiye, AB'ye giremese de kendini terbiye ettirmesidir. Ne var ki, "milliyetçilik" Avrupa'nın hayatına egemen olmaya başlamış gözüküyor ki, işte onların dram ve tutarsızlıkları da burada depreşiyor. "Milliyetçilik", "ırkçılık" sopasını kullanarak "Türk" olanı dövme ihtiraslarını tatmin etmeleri tümden deşifre olmak üzeredir. Çünkü "Türk", İslâm bengisuyundan beslenen evrensel bir birliğin devinen adıdır aynı zamanda.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



