Norveç'te meydana gelen terör olayı dolayısıyla, Avrupa'da var olan İslâm-korkusu (İslamofobi) şöyle bir gündeme girer gibi olduysa da, meselenin gerçeği anlaşılınca, şimdilik rafa kaldırıldı. Ama bu var olan algının gerçek durumunu değiştirmiyor. Norveç'te yaşayan Türklerin, olayı yapan(lar)ın "ya Müslümansa!" şeklinde, birkaç saatlik endişe, korku ve tedirginlikleri, var olan algının bilinçaltında nasıl devinim içinde bulunduğunu işaret eder.
Avrupalı, daha doğrusu Batılı insan ve toplumların ya da halkların, İslâm'a ve Müslümanlara karşı sözkonusu algılarının kaynağı birçok nedene bağlanabilir. Bunun tezahürleri tarihin sürecinde çeşitli olaylar ile gösterilmiştir. İki yüz yıl sürdürülen Haçlı Seferleri, Endülüs/İspanya'da, özellikle Kastilya kraliçesi İsabel ile Aragon kralı Fernando (II.)'nun siyasetleri ve Katolik Hıristiyanlığın ısrarlı kin ve düşmanlığı hemen ilk hatırlanacaklar arasındadır. Daha önemlisi, 7. yüzyıldan itibaren Müslümanların Mısır, Filistin ve Şam bölgelerini ele geçirerek Akdeniz Havzası'nda belirleyici rol üstlenmeye başlamaları ve 15. yüzyılda Müslüman Türklerin Doğu Roma İmparatorluğu'na, yani İstanbul fethederek son vermeleri etkisi her daim kendini gösterecek büyük nedenler sayılmalıdır.
Öte yandan Batı'da kökleşen ve derinleşen İslâm-korkusunun bizzat Batı ruh ve zihniyetinin öz ve kişiliğiyle yakından ilgili olduğu söylenmelidir. Bu ruh ve zihniyet ilkçağ Yunanlılarında "barbar", Ortaçağ'da "pagan" ya da "müşrik" (gentile) şeklinde somut tezahüre dönüşmüştü. Yeniçağlarda "ilkel", "uygur olmayan" vb. nitelemeler ile ortaya konulacaktır.
Bu ve benzer nedenleri sıralayarak uzun uzadıya açıklama ve tartışmalarının yeri elbette burası değildir. Ancak uyarıcı ve işaret edici birtakım hususların vurgulanması da gerekir.
Batı'nın "Avrupa" kavramında ifade edilmeye çalışılan ruh ve zihniyet dünyası ya da coğrafyası "karşıtlık"a, yani diyalektiğe, dolayısıyla çatışmaya dayanır. Onunla varlık alanında tezahür eder, belirginleşir, farklılaşır, dinamizme ve canlılığa kavuşur, mücadelesini sürekli kılar. Kendi dışında, hemen herşey kendinden ayrıdır, farklıdır ve kendine karşıdır. Bunun, ayrı ve kendine karşı olması bir şeydir ama onun kendisiyle kendine göre ilintilenmesi gerekir ve bu ise tamamen ayrı bir şeydir. Kendi varlığının tarihin belli bir döneminde tezahürü, hatta bir ölçüde özü Hıristiyan inancıyla özdeş kılınmasına rağmen, yine de Hıristiyanlık din olarak "Doğu"ya, "Barbarlar"ın (Herodotos'ta bir bakıma "Mag" olarak nitelenir) dünyasına aittir. "Batı Hıristiyanlığı", bir açıdan, Hz. İsa ve Havariler'in, bir dereceye kadar "Doğu Hıristiyanlığı"nın "itizali"dir.
Denebilir ki, Batı ruh ve zihniyeti, kendini algılama, kavrama ve konumlama karşıt'a mutlak ihtiyaç duyarken, aynı zamanda bu karşıtını belirleme, tanımlama ve özlemleme istek ve tutkusu içindedir. Ama özümlediğini yinede ayrıksı olarak bir yerde ve sınırda tutar, böyle olagelmiştir. Bu, bir açıdan düşmanlıktır ama ortadan kaldırılsa bile derinden ihtiyacı çekilen, handiyse ayrılığı göze alınamayan bir düşmanlık, ruh hali şeklinde ifade edilebilecek bir kişilik ukdesidir.
Avrupa'da "korku", "tedirginlik", "endişe", "güvensizlik" şeklinde ifade edilen ruh haline karşın Batı'nın Anglo-sakson kolunun, yani Amerika ve İngiltere'nin çok farklı, binbir suratlı bir veche görünümünde İslâm coğrafyasında faal, etkin, işler bir kimlikle dolaştığını, kolaçan ettiğini yeniden görmek gerekiyor. Sadece faal, etkin bir dolaşma içinde olmadığını, birbirlerinden kopuk gibi duran olayların, gelişmelerin, meydana getirilmek istenen bütün birer parçası olabileceği ihtimalini akıldan çıkartmamak şarttır. Mesela geçenlerde cumhurbaşkanı ve eşi Kraliçe'nin sarayına çağrıldılar ve konuk edildiler. "Arap Baharı"nın bahara mı, sonbahar ya da Kışa, belki de mevsimsiz bir mevsime dönüşme potansiyeli muğlaklığında seyrediyor. Türkiye'de terör tırmanışı ve asker muamması bir tarafta, iktidar ve ana muhalefet partilerinde üçer milletvekilinin de katıldığı, bazı köşe yazarlarının yönlendirdiği ve elbette yönlendikleri "Britanya" çıkarması vb. Amerika'da bir otel odasında ölü bulunan ve ölümü sadece haber olarak duyurulan rahmetli Erhan Göksel'in bir tesbiti vardır: Bir işin içinde, bir masada "İngiltere" varsa, üç kere değil, otuz üç kere düşünürüm, düşünülmelidir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



