Siyasilerden, gazetecilerden, din adamlarından, futbolcu ve artistlerden şöyle sözler duyuyoruz yerli yersiz: Bu ülkenin bayrağı bir, dili, dini bir, peygamberi bir, kitabı bir, kıblesi bir, ezanı bir… Ben de bilirim ve katılırım bu birlere. Zaten Allah bir ise elbette din (İslam) bir; kıble bir; Kur’an ve ezan bir olacaktır. Bunun başka türlüsü olamaz zaten. Bir ülke ki Müslüman’dır, orası zaten “Birler ülkesidir.”
Biz Türkler bu birlere bayrağı ve vatanı da eklemişiz ki, bunlar da zaten dinden ayrı ele alınabilecek şeyler değildir. Son zamanlarda “Bir Türkiye vardır” diyen hükümet yetkililerine karşı “laik-antilaik” ayrışması oluşturmak isteyenler “hayır”, diyorlar, “iki Türkiye var.” Bu Türkiye’den biri akıllarınca laik(çi), Cumhuriyetçi, diğeri ise bunlara karşı konuşlanmış kişiler.
Kalbinde fesat olanlar bu ikiliğe yeni ikilikler eklemek için fırsat kolluyor. Eğer “iki Türkiye var” metaforu kabul edilirse; ikinin ikincisini tayin edecekler hazır bekliyor sırada. Mesela, Türkiye’nin biri zengin, diğeri yoksuldur; bir Türkiye var ki beyaz Türklerden oluşuyor, diğeri zenci Türklerden. Bunlar ara sıra da söylenmiyor değil. Ama şimdi bu ayrımlara yenileri eklemlenmek isteniyor ve onlara göre iki Türkiye varsa bunlardan biri Türklerden oluşuyor diğeri Kürtlerden. Böylece üniter yapıda bir çatlak meydana getirmek istiyorlar ve kendilerine göre o çatlağın içini doldurmaya çalışıyorlar.
Bütün bunlardan dolayı diyoruz ki; hayır bir tane Türkiye var; o Türkiye’nin de bayrağı, dili, dini, milleti, peygamberi, kitabı, kıblesi ve ezanı birdir… Bunlar birbirinden ayrılmayan, birbirini besleyen değerlerdir. İki Türkiye vardır diyenler Mevlana’nın Mesnevi’sinde hikâyesini anlattığı bir’i iki gören şaşılardır onlar.
Buraya kadar tamam... Ancak bu kadar birleri olan ülkenin bayramları da bir mi acaba? Bu soruya tabi ki evet, diyorsunuz. Aldım, kabul ettim. Peki, bu bayramları, anmaları, yıldönümlerini insanlar niçin birbirlerine zehir ediyorlar öyleyse? Niçin bir hesaplaşmaya, istiskale âlet ediliyor bu törenler? Niçin? Niçin? Medya ve durumdan vazife çıkaran başka çevreler dört gözle bu birliğin bozulması için gün mü sayıyorlar? Hayretlerim olsun ki bu tür konuşmaların hemen hepsinde “Birlik ve beraberliğe her zamankinden muhtaç olduğumuz şu günlerde” ifadesi geçiyor. Gene hayretlerim olsun ki bu diskur Türk siyasi hayatında arzı endam ettiği günden beri ülkedeki birli-beraberlik yok ve bu söylemden sonra tefrika daha da çoğalmış. Bu söylemleri öne çıkaran bazılarının acaba bu tefrikalarda parmakları var da söylemlerini bu diskurla örtmeye mi çalışıyorlar diye kötü kötü şeyler gelmiyor değil insanın aklına? Bu faslı burada şimdilik kesiyorum ve yukarıdaki cümle ile ne demek istediğimi açıklamaya geçiyorum.
Önüme takvimi açtım ve ülke olarak resmiyete döktüğümüz anma ve kutlama günlerini saydım: 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, 10 Kasım Atatürk’ü Ölüm Yıldönümü Sebebiyle Anma Günü, 18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Günü, Saltanat ve Hilafetin Kaldırılması, Harf İnkılâbı, Şapka Devrimi, Medeni Kanunun Kabulü, Ankara’nın Başkent Oluşu, Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi, 30 Ağustos Zafer Bayramı, Başkomutanlık Meydan Savaşı, İzmir’in Kurtuluşu, Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkının Verilmesi, Adli Yıl Açılışı, Yargıtay’ın Kuruluş Yıldönümü, Danıştay’ın Kuruluş Yıldönümü etkinlikleri…
Bu ve benzeri etkinlikler bütün halkın, siyasilerin topyekûn katıldıkları etkinliklerdir ve bu etkinlikler de Türkiye’yi o gün için aynı meydanlarda, mekânlarda ve duygularda birleştirir. Durum bu iken bir de bakıyoruz ki adı kutlama, bayram, anma, yıldönümünü kutlaması olan bu günler zehir zemberek açıklama yapılması için fırsat addedilen günler haline gelmiş.
Meclis Başkanı, Başbakan, Bakanlar, Milletvekilleri ve devletin diğer yetkililerinin istiskal, hakaret, geldiğine bin pişman edildiği, kameraların el, yüz, beden dili okumak şöyle dursun niyet okumak için kullanıldığı toplantılar haline getirilmiş. Bakıyorsunuz, bayramını kutlamak ve selamlaşmak için elini uzatan Meclis Başkanı’nın yüzüne bakma nezaketi göstermemiş olan Cumhurbaşkanı alkışlanıyor gazete manşetinde: Yüzüne bile bakmadı, diye atıyor manşeti gazete.
Bakıyorsunuz bir İmam-Hatip Lisesi öğrencisi bayramda Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okumuş. Televizyonların ve ertesi gün gazetelerin birinci haberi şu: Askerler ve Cumhurbaşkanı Gençliğe Hitabe’yi okuyan İmam-Hatipli öğrenciyi alkışlamadı. 19 Mayıs 2007 kutlamalarında ise farklı bir siyasetçi “dövme”yi öğrendik gene televizyonlardan ve 20 Mayıs tarihli gazetelerden. Neymiş efendim, liseli öğrenci Gençliğe Hitabe’nin “gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler” cümlesine gelince askerlerin oturduğu protokol sıralarından alkış yükselmiş.
Evet, ben de gördüm alkış yükseldiğini. Ama gazete bunu normal bir durum olarak görmüyor ve alkışı hükümete üstü kapalı mesaj, tepki, protesto vs. olarak yorumluyor. Peki, soru: İki yıl önce aynı hitabeyi okuyan İmam-Hatip Lisesi öğrencisi aynı metinle farklı bir mesaj mı verdi? Bundan böyle, Atatürk’ün Nutuk’unu, Gençliğe Hitabesi’sini filancalar okursa ayrı, feşmekanca okursa ayrı anlama gelir; bunu mu anlayacağız? Ya da alkışlayan insanlara göre farklı bir anlam mı yükleyeceğiz bu metinlere?
Hadi dilimizin ucuna kadar gelmişken ekleyelim biz de: Atatürk’ün Nutuk’u bir mi değil mi? Gençliğe Hitabesi bir mi değil mi? Ve sormaya devam edelim: Bu ülkede bayramlar, kutlamalar, anmalar, açılışlar ne zaman birilerini – o birileri genellikle siyasiler ve onlara destek veren halktır- “dövme”, istiskal, azarlama, hakaret aracı olmaktan çıkacak? Bu ülkenin bayramları, kutlamaları, açılışları ne zaman “bir” olacak? Ne zaman?
* TYB Yönetim Kurulu Üyesi


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için



