Yargıtay Başsavcısı'nın, 'ekonomik büyüme ön plana çıkarılarak, laikliğin gündemden düşürüldüğü' iddiası ilgi çekici.
Özellikle de kriz sebebiyle küçülmenin yaşandığı, sabit ve dargelirli insanlarımızın da büyük sıkıntılar çektiği bu günlerde...
Başsavcı, illa ekonomiye değinecekse, 'ekonomik büyümeden bahsediliyor ama sosyal devlet ilkesi günden güne zayıflıyor, sabit ve dargelirli kesimin milli gelirden aldığı pay gittikçe düşüyor' diyebilirdi, mesela...
Ama temel vurgu, her zaman olduğu gibi laiklikle ilgili...
Türkiye'nin 80'li yıllarında, 'demokrasi ve laiklik aynı anda denize düşse, önce hangisini kurtarmak gerekir?' tarzındaki tartışmalar yaygınlaşmaya başlamıştı.
'Nasıl soru bu böyle, tabii ki önce laikliği kurtarmak gerekir' diyenler epey vardı. Bu arada, demokrasinin de önemli olduğunu düşünen kimileri de, 'demokrasi az çok yüzme biliyordur herhalde' uyanıklığına kaçmayı tercih ediyorlardı.
Çünkü hakim söyleme doğrudan doğruya cephe almak, başa bela almak demektir.
Mesele 12 Eylül'e kadar anarşi ile oyalanan Türkiye'ye, tartışılacak yeni konular bulunmasıydı belki.
Dışarda uğraşacak birşey olmadığı ya da toplumsal olarak belirlenmiş bir hedefe doğru yürümediğiniz zaman kendi kendinizle uğraşmamızın kaçınılmaz olduğunu bilen birileri, bizim için malzeme üretmekte epey mahirdiler yani.
Halen de öyleler...
Yaşadıklarımız, genel olarak, merkez çevre ilişkisi ile alakalı olsa gerek.
Merkezde olan ya da merkezde olduklarını zannedenler, çevreden gelip merkezde yer kapmaya başlayanlardan, normal olarak, tırsıyorlar.
Her ne kadar durumu, süslü cümleler kurarak ve dahi hamasi nutuklar atarak izah etmeye çalışsalar da, merkezin ellerinden gitmesi, ayaklarının altındaki halının çekilmesi manasına geliyor, onlara göre.
Her şeyin en iyisini, en doğrusunu ve en mükemmelini bildiklerini zannettikleri için, çevreden gelip merkezde yer alacak olanların işleri berbat edebileceği tezi, en ciddi bahaneleri.
Ülkemizin hala 'gelişmekte olan ülkeler' liginde top koşturuyor olması, her şeyi bildiklerini zannedenlerin, kendilerine verilen saçma-sapan yabancı reçetelere olan düşkünlükleri yüzünden...
Bir gün mutlaka bütün işleri yoluna koyacakları ve bütün meseleleri tereyağından kıl çeker gibi halledebileceklerine, ciddi ciddi inanıyorlar.
Oysa yapamadılar, yapamıyorlar ve yapamayacaklar da...
Ülkenin gelişmesinin önünü açmak için gereken adımları atacak ya da atılmasına yardımcı olacak akil adam rolü oynamak yerine, gelişme manasına gelebilecek her türlü adımın önünü kesmeye çalışan inatçı çocuk rolüne bürünmek daha mantıklı geliyor onlara göre.
Milletimizin değerleri arasında yer alan her şeye karşı olmanın temel görevleri olduğunu düşündükleri için olacak, mevcut durumu sağlıklı bir şekilde okuyarak; gidişatı hepimizin lehine çevirebilecek adımlar atılmasını talep etmeyi akıllarının ucundan bile geçiremiyorlar.
Devlet çarkının tepe noktalarında bulunanlar, 71 buçuk milyon insanımızın lehine olabilecek ekonomik ve sosyal politikalar tesbit edilmesi ve uygulanmasını temin için gayret etmekle yükümlü olduklarını unutarak, seçilerek işbaşına gelmiş olanları başarısız kılmaya itebileceğini düşündükleri işlerle uğraşıyorlar.
Ve bunu yaparken de, aslında ülkemizin geleceği ile alakalı olarak farklı emelleri olan bazı mihraklara hizmet ettiklerinin, belki farkında bile olmuyorlar.
Merkezdekiler ya da orada olduklarını zannedenler, saçma sapan işlerle uğraşmayı bırakıp, 'ne olacak bu memleketin hali?' bahsine biraz daha mesai ayırmayı deneseler fena olmaz.
Ama tabii, önce at gözlüklerini çıkarmaları kaydıyla...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




