Ruhlar aşkı tadarak dünyada sürgün olduklarının bilincine varırlar. Ölümle birlikte bu sürgünlük bitip ruhlar özgürleşir.
İnkârın tutsaklık, inancın ise özgürlük olmasının nedeni budur.
İnkârı benimsemek aşkı reddetmek, inancı kuşanmak ise aşka davetiye çıkarmak demektir.
Aşksız hayatlar büyülü olmayan eylemlerle bezenir. İşte bu demde ölüm korkutucu ve çekilmez olur.
Ya aşkla bezenmiş hayatlar?
Tasavvuf erbabının dedikleri gibi ölümü anlamak için öncelikle aşkın sırrına ermek gerekir. Aşkın sırrı, ölümün sırrının ne olduğunun gizemini ortaya koyar. İşte bu demde ölüm yavaş yavaş bir bilmece olmaktan çıkar. Aşk da bu dem de kâh bir gül destesi olur, kâh bir kurşun demeti. Nitekim Üstad Sezai Karakoç'un şu mısraları bu durumu pek güzel anlatır:
"Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum
Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın
Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum,
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum"
Ölümü hatırlatıcı bir olgu olarak yaşamın gerçekliği iken, aşk da asla ihmal edilmemesi, vazgeçilmemesi gereken bir olgudur. Aşkı yaşamayanların ölümün gerçek bilincine, onun özgürleştirici bir fanus olduğunu keşfetmeleri mümkün değildir. Aşk, o nedenle anlamlı bir ölüm için en etkin unsurdur. Ölüm, aşkla bezenen bir yaşamdan sonra ancak bir anlam ifade edebilir.
Aşkın manevî âlemde büyük bir yeri vardır. Bu yüzden evrensel inancı kuşanmış olan şairlerin yazdıklarına bakarsak, onların aşkla dolup taştığını görürüz. Çünkü aşk insanı yakıp kavurduğu sürece beden ve kalb kirleri kaybolur, beden ve kalb temizlenir. Şairin dediği gibi insan o demde hep aşktan bahsetmek ister. Lâkin aşkta sınır yoktur, aşk anlatmakla bitmeyen bir ummandır:
"Eğer devamlı aşkı anlatacak olursam,
Yüz kıyamet kopar da aşk bitmez,
Kıyametin belirli bir zamanı, sınırı, tarihi vardır.
Aşkta sınır nerede; Allah'ın vasfında şükründe sınır olur mu?.."
derken bu gerçeğe dikkat çeker.
Bütün velilerde hâl ve gidişat böyledir. Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Nizamî,
Şeyh Sadî, Yunus Emre, Şeyh Galib, Fuzulî ve daha nice aşk bilgesi tarafından aşk durmadan dillendirilmiş, baş tacı edilmiştir. Söz gelimi Derviş Yunus'un:
"Aşk şarabını içtim içeli ne olduğunu bilmiyorum
Sana irmek için kendi varlığımdan geçtim."
mısraları bu aşkın niteliğini ortaya koyar. Yine Derviş Yunus'un:
"Âşık-ü mest-ü harap etti bizi cânânemiz,
Âlem için de bu gün hoş söylenür efsanemiz."
Aşk inşa edilirken edeb, tevazu, inandırıcılık, hayâ ve hoşgörü gibi etmenlerle örülmelidir ki bir anlam bütünlüğüne kavuşabilsin. Çünkü bunlar aşkın harçlarıdır. Bu sebeple sevgiyi, sevgi sözcüklerini terennüm eden bireyler hiç bir zaman "inanç" ve "güven" olgusunu sarsmamalıdırlar ki, bu duygu yıpranmaktan, yozlaşmaktan özenle korunabilsin. Aksi takdirde değeri kalmaz...
Bazı sevgiler ise öylesine mayalanmış ve kavileşmiştir ki, öte âlemde de devam eder. Bunun yolu aşkı hem bir çiçek, hem de bir kurşun gibi kuşanmaktan geçmektedir...
Netice itibariyle, aşkın gizemi böyle bir anlam bütünlüğü içermekte, aşk nedir, sorusuna en yalın cevabı aşkı yudum yudum içen mutasavvıf şairler vermektedir. Onlara göre kâinatın var oluşu sebebi de ancak aşkla kavranıp, anlaşılabilir.
Diğer taraftan Şair Nizamî'nin sorduğu ve cevapladığı şu cümleler aşkın içeriğine dair önemli ipuçları verir:
"- Nerelisin?
- Aşk memleketinden!
- Orada hangi sanatla meşgul olurlar?
- Gam alırlar, can satarlar!
- Can satmak edeb dışı bir hareket değil mi?
- Âşıklar arasında buna hayret edilmez.
- Böyle hakikaten gönülden mi âşık oldun?
- Sen gönülden diyorsun ben candan.
- Şirin'e olan bu aşkını nasıl buluyorsun?
- Tatlı canımdan da ileri.
- Onun sevgisini ne zaman gönlünden çıkaracaksın?
- Toprakta uykuya daldığım zaman!"


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



