"Arab sultanlarından birine "Leylâ ile Mecnûn" hikâyesini anlatıp, Mecnûn'un perişan halini, iyi bir şair olduğu halde çöllere düştüğünü, kudret dizginlerini nasıl yitirdiğini söylediler.
Sultan emretti; "Mecnûn'u bulup derhal buraya getirin!"
Bulup Sultan'ın huzuruna çıkardılar. Sultan, Mecnûn'u ayıplayarak; "İnsanlık şerefinde ne kusur buldun ki, hayvanlarla birlik olup onları bıraktın?" deyince, Mecnûn şöyle cevap verdi:
"Nice dostlar Leyla'yı sevdiğim için ayıpladı beni,
Bir kez onu görseydiler, özrümü kabul ederlerdi.
Ey güzel! Beni ayıplayanlar keşke seni göreydi,
İşte o vakit güzelliğin karşısında ellerini keserdi."
Sonra "İşte böyle Sultanım" diye devam etti, "İşin içyüzünü bilenler davanın doğru olduğunu anlayacaktır. Yusuf'u gören Züleyha'nın; "Kadınlar beni kınadığınız güzel işte budur" dediği gibi siz de bir kez onu görseniz bana hak verirdiniz."
Sultan bu cevap üzerine, "Bunca fitneye sebep olan güzel yüzlü Leyla kimmiş, bir de onu bulup huzuruma getirin" diye emretti.
Bulup getirdiler. Sultan, karşısında esmer benizli, çöp kurusu Leyla'yı görünce beğenmedi. "Ey Mecnûn! Benim haremimdeki cariyelerin en çirkini bile bundan daha güzel" deyince, Mecnûn; "Sultanım, ona benim gözümle bakınız ki ince güzelliği ve hakikat perdesi size de açılsın" diye karşılık verdi.
"Sevgilinin yurdundan duyduklarımı
Bilen güvercinler başımda uçardı.
Dostlar! Aşkı bilmeyene söyleyin,
Dertli gönlümde olanı anlayamaz.
Sağlıklı insanda yâr derdi bulunmaz,
Derdimi ancak dertli olan bilir.
Ömründe arı sokmamış kişiye,
Arıdan bahsetmek ne boş şeydir!
Halin bizim gibi olmadıkça
Bizim hallerimiz sana masal gelir.
Yaramı başkasıyla karşılaştırma!
Elinde tuz var, benimse bedenimde."*
Dolayısıyla şairin vurgu yaptığı gibi âşıkların halinden ancak aşkı tadanlar anlar. Aşktan nasiplenmeyenleri aşkı anlatması mümkün değildir.
Aşkın içerisinde cinsellik yok mudur, sorusu bu bağlamda elbette önemlidir. Elbette aşkın maya tutmasında, aşkın konumlanışında cinselliğin büyük etkisi vardır. Bu çok belirgin bir realitedir. Kastımız bu realiteyi yadsımak ya da görmezden gelmek değildir. Cinsellik, aşk olgusu içerisinde etken bir bileşkedir. Bunun yanında sevgi özveri fedakârlık anlayış özlem... gibi onlarca etken vardır. Cinsellik bunlar içerisinde önemli unsurlardan, aşkı tetikleyen unsurlardan birisidir.
Cinsellik sevgi ile örülürse, inancın istikamet verdiği düzlemde olursa ancak o zaman daha bir anlam ifade eder, o zaman ancak aşka girizgâh olur.
Şayet cinsellik tek başına aşk adıyla formüle edilirse, şehevi arzuların giderilmesiyle işlevini, özünü yitirmiş olur. Bu nedenle de bedensel arzuları, şehevi arzuları bütünüyle aşk olarak tavsif edenler, aşkı yalnızca cinsellik olarak tanımlayanlar, aşkın gizemine yeteri derecede vakıf olamayan, aşktan yeterince nasiplenemeyenlerdir. Daha açık bir söylemle, "sevginin cinsel arzuları aşması ve manevi dinamikleri içeren duygu ve düşüncelerden beslenmesi, bezenmesi gerekir ki aşklaşabilsin. Gerçek aşk, mecazî aşkı da içeren ve onun ötesine taşıp, ruhun duygularla örülmesi, bezenmesi halidir. Bu noktada İbn Hazmın şu ifadeleri söylediklerimiz doğrular mahiyettedir:
"... Bütünüyle fiziksel hayranlık ve görünenin ötesine geçemeyen dış güzelliğe kapılma gibi bazı nedenlere gelince, bunların tümü, tam anlamıyla cinsel arzunun saklı sırrıdır. Ama cinsel arzunun ötesinde bir arzu bulunursa ve bu sınırı aşarsa, bu öteye geçme işinde ruhun ve doğal içgüdülerin de katıldığı manevi birleşme meydana gelirse o zaman buna aşk denir." **
Gözün görmesiyle başlayıp, gönlün kaptırılmasıyla aşk filizinin çiçeğe durması ve şiirsel bir nitelik kazanması için bu uğurda ciddi bedellerin ödenmesi gerekir. Kolay sevgiler, ucuz aşklara el verir. Aşk bu yüzden sevgiliyi elde etme başarısı ve bu başarının da diri tutulmasıdır. Bu nedenle fiziksel içgüdüler aşkın yerleşmesine ciddi mânâda katkı yaparlar. Lâkin yalnızca fiziksel hayranlık aşkı tatmak için yeterli değildir. Fiziksel hayranlık deyim yerindeyse aşk yolculuğunda bir duraktır. Duyguların deveran etmesi ve sevgiyle örülmesi için gizemin sürmesi, edeb perdesinin yara almaması ve aşk yolundaki durakların geçilmesi gerekmektedir. Bir başka deyişle, maddi pencereyi geçemeyip, orada mola vermek aşkın daha başlarken son bulma halidir.
Ayrıca, aşkı "çiçek gibi taşımayanların, kurşun gibi de taşımaları" mümkün değildir.
Aşk ateşini gönülde yanması için, aşkın anlam bütünlüğünün kavranılması önemlidir. Aşkın mahiyetine vakıf olmayan, bilincine eremeyenlerin aşktan söz etmeleri kuru ve yavan kelimelerle örülü olmaktan öteye geçemez. Ruhlar aşkın ne olduğunu bilmezlerse, aşk girizgâhında mesafe almaları, birleşmeleri de mümkün olmaz.
Asıl olan aşkın mânâ yönü olan mânevî dinamiklerle bezenmesi lazımdır. Şeyh Sadî bu durumu çok anlaşılır biçimde şöyle hülasa eder:
"Temeli heves üzerine kurulu bir sevgi, bu kadar fitne koparıp ferman yürütürken; mânâ denizindeki tarikat yolcularının batmalarına neden şaşırıyorsun! Onlar canan sevdasıyla, candan; dost sevgisiyle, cihandan geçmişler; Hakk'ı anmak için, halktan kaçmış, sâkîyi görünce ellerindeki şarapları yere dökecek kadar aşk sarhoşu olmuşlardır. Dertlerini kimse anlamadıktan sonra, onlara deva bulmak ne mümkün! "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" hitabı, ta ezelden beri kulaklarındadır ve onlar bu seslenişe; "Evet sen bizim Rabbimizsin!" diye cevap vermenin kıvancıyla coşup taşmaktadırlar. Köşeye çekilseler de, dünya onlar sayesinde ayakta durmaktadır. Ayakları topraktandır. Nefesleri ateşte yanmaktadır. Bir feryatla, dağları inletir; bir nefesle, şehirleri darmadağın ederler. Rüzgâr gibi görünmezler ama çabuk koşarlar. Taş gibi sâkit görünürler ancak daima teşbih ederler. Seher vakti, ağlayışlarıyla gözlerindeki uyku sürmesi yıkanır. Gece habire at koşturdukları halde, şafak sökerken, "eyvah, biz yine geç kaldık!" diye dövünürler.
"Onlar, gece-gündüz aşk ve ateş denizine hayran olduklarından, günleri ayıramazlar. Suretleri nakşeden Ezelî Nakkaş'ın güzelliğine o derece tutulmuşlardır ki, yüz güzelliğiyle asla ilgilenmezler. Gönül adamları, beden güzelliğine gönül vermemişlerdir. Ancak akılsız ve ahmak insanlar, beden güzelliğine değer verir."***
Aşkın gücünü, etkisini yadsımamak gerekir. Aşkın insanlar üzerindeki etkisi, egemenliği şairin dediği gibi "öyle her saza uymaz". Aşkın otoritesi insanı sarsar. Aşkın yüreğe düşmesi, çekirdeğin toprağa düşmesi gibidir. Çekirdeğin toprakta kök tutup filizlenmesi gibi aşkta yürekte yer tutup büyümeye başlar. Çekirdeğin büyümesi için suya ihtiyaç vardır. Sevginin de büyümesi için sevgilinin sıcak, içten kuşatan, insanı sarıp sarmalayan nazarları vardır, tebessüm edişi, diğer hal ve davranışları vardır.
Aşkın bir başka özelliği de zihni bağlamda olmazları olur eden, mantık kursunu dışlayan, engelleri kabul etmeyen bir cüretkârlığa sahip oluşudur. Kurallar tanımaması, engelleri hiçe saymasıdır. Bu nokta da nefs devreye girip, iradeyi dışlamaya, devre dışı bırakmaya çalışır. İradenin dışlanması demek, nefsin haramı kamçılaması demektir. Haramla iştigal eden nefs, aşkı tatmak yerine, günah yumağına dönüşür. Böyle bir onmaz eylem ortadaki bütün güzellikleri siler süpürür. Bu nedenle irade ipi asla elden kaçırılmaması gereken bir kavi bağdır. Dizginlendiği takdirde de Allah'ın müsbet nazarını celbeden bir davranıştır.
Yukarıda da söylediğimiz gibi, aşkın haramlığına dair bir kayıt, bir nass yoktur. Tam aksine sevgililer arasında ülfet ve muhabbet bir Allah vergisi, bir Allah emanetidir...
1) Sadî Şirâzî, Bostân ve Gülistan, Beyan Yayınları, İstanbul 2008, s. 346.
2) İbn Hazm, Güvercin Gerdanlığı, Çeviren: Mahmut Kanık, İnsan Yayınları, İstanbul 1985, s. 100.
3) Sadî Şirâzî, age, s. 96.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



