Dünyanın öbür ucu Fildişi'nde Devlet Başkanlığı seçimlerini kaybetmesine rağmen makamını terk etmek istemeyen Gbagbo'ya hepimiz şaşırıyoruz.
Ama kör-topal demokrasi mücadelesi veren Türkiye'de yetkisini aşan askerin konuşma yapması kimseyi şaşırtmıyor.
Yine de "tepki" gösteren politikacılar olmadı değil.
Asker özetle diyor ki:
"Neden tutuklular anlamıyoruz? Biz bütün belgeleri verdik."
Ancak:
"Yargıya müdahale etmekten kaçınıyoruz" diyor. Peki bu sözler doğrudan yargıya müdahale değil de nedir?
163 personelin tutukluluk halinin devamını anlamakta güçlük çeken TSK, sadece bunu değil "demokrasi"yi kavramakta zorlanıyor.
Peki, Aksiyon Dergisi'nde yayınlanan "Bir Gazetecinin Darbe Anıları"ndaki röportaja ne demeli? İdris Gürsoy imzası taşıyan paragrafta altı çizilmesi gereken satırlar var.
Gazeteci ve aynı zamanda hukukçu olan "darbeci" Organ Birgit öğrencileri nasıl sokağa döktüğü "kıvrak zekasıyla" anlatıyor. En önemlisi "dezenformasyon"u nasıl gerçekleştirdiğini yeni nesil kuşaklara aktarıyor.
"Merdi kıpti şecaat arzederken, sirkatini söylermiş" sözünü hatırlatırcasına.
Diyor ki: "CHP il örgütünün talimatı ile 9 cuntacı subayı kuyudan ben aldım. İstanbul'daki öğrencileri organize ettim. Kıyma makinaları haberleri tam bir dezenformasyondu.."
Ne garip, 50 küsur yıl geçmiş olmasına rağmen, dünden bu güne gelişen olaylar, aynıyla vaki... Sanki tarih tekrar canlanıyor, tekerrür ediyor.
Belki 9 subay yargılanabilseydi, kanlı 27 Mayıs darbesi olmayacaktı. Peşinden 12 Mart... Sırasıyla 12 Eylül... 28 Şubat.
12 Eylül demişken... Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, darbecilerin yargılanmasını önleyen geçici 15. Maddenin referandumda Anayasa'dan çıkarılmasından sonra 12 Eylül darbesi ile ilgili şikayetleri değerlendirmeye almış.
Yani, "O döneme ait sorumlu polis, asker, yönetici ve darbe emrini veren kişiler soruşturma kapsamında değerlendirilecek..."
Savcı Demir, "Binin üzerinde suç duyurusu var" diyor. İddianeme düzenlenirse Milli Güvenlik Konseyi üyeleri hakkında Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açılması bekleniyor.
Türkiye'de asker-sivil ilişkileri hep limoni oldu. Bir dönem Avrupa Birliği sorumlusu Oli Rehn ülkemizdeki bu gerginliği "Asker-sivil ilişkilerinin pratiği AB üyesi devletlerin çizgisinde olmalıdır ve askerler siyasi konularda müdahil olmamalıdır" diye yorumlamıştı. Hatta, "sivil denetim mekanizmaları ve savunma harcamaları üzerindeki parlamento gözetimi garanti altına alınmalıdır. Ancak TSK'nın üst düzey yetkilileri yetkilerinin dışında açıklamalar yapmayı sürdürmektedir" diye sitem etmişti o dönem. Görünen o ki, değişen henüz bir şey yok. Bir arpa boyu yol almamışız.
Ne zaman ülkemizde politik gündem "normal"leşti deniyorsa, o saman TSK cenahından gelen bir sada, birden bire bu önyargıları kırıyor ne yazık. Asker-sivil ilişkileri Türkiye'de önemli bir demokratikleşme sorunudur. Bunda yakın tarihin gölgesi var mı, yani Osmanlı-Cumhuriyet dönemini kapsayan uzun tarihi bir sürecin etkileri var mıdır... Kuşkusuz yok denilemez.
Asker-sivil ilişkilerinin tartışırkan galiba hatırlamamız gereken özellik, bu ilişkilerin sadece ülkemizdeki gibi demokrasisini geliştirme ya da sağlamlaştırma çabası içindeki ülkeleri ilgilendiren bir problem olmadığıdır.
Zaman zaman demokrasisi gelişmiş ülkelerde elbette daha değişik şekillerde ve boyutlarda kendini göstermektedir. Karmaşık bir problemdir yani.
Bu tartışmaların başlangıç noktası silahlı kuvvetlerin diğer kamu kurumlarından çok farklı bir yapıya sahip olması... Farklı çünkü adı üstünde, "silahlı." Yani bir güç potansiyeline sahiptir. Bu yüzden sivil hükümetin silahlı kuvvetlerle ilişkisi, diğer kamu kuruluşlarıyla olan ilişkilerine, mesela herhangi bir genel müdürlükle yürüttüğü ilişkiye benzemez.
Bu nedenle-genel bir kaidedir-demokratik rejimlerde son söz daima seçilmişlerde olmalı... Ancak, silahlı kuvvetlerin kendine göre bir hiyerarşisi, disiplin kuralları ve bu gibi alanlarda geniş takdir yetkisi olabilir!
Evet, toplumun ve ülkenin korunmaya ihtiyacı var.
Silahlı kuvvetler, toplum ve ülke tarafından bu amaçla kurulmuş ve idame ettirilmekte... Yine bu amaçla, yani koruma görevini etkili bir biçimde yerine getirmesi için güçlü olmalı... Ancak güçlenen silahlı kuvvetlerin kendisi toplum ve siyaset için bir tehdit haline gelebilir... "Sivil-asker" problemi işte bu çelişkide yatmaktadır.
Başka bir ifadeyle, askerin görevini layıkıyla yapması için yeterince güçlü olması gerekmektedir. Ancak bu demek değildir ki, asker görevini yaparken toplumun ve siyasetin üzerinde baskı kurmalı, ağırlığını hissettirmeli?
Geçen yıl başlayan tutuklamalarla birlikte, üst düzey komutanların terfileri, sivil iktidarın görüşleri ve asker/sivil ilişkilerinde bir nevi kritik bir eşik aşılmıştı. Bu eşiğin kazasız atlatılması, asker sivil ilişkilerinde yeni bir dönemeç olarak adlandırılıyordu. Ancak bu son açıklamalar gösterdi ki, silahlı kuvvetler içinde hâlâ "müdahil" bir tortu kalmış.
Askerler bu toplumun bir parçası, gerçeği... Sivil-asker ilişkilerinde olumlu gelişmelerin devam etmesi toplumun demokratik değerlere dört elle sarılmasına bağlı.
Başka bir ifadeyle, demokrasinin kesintisiz uygulanması, hem toplum hem de kurumlar için bir eğitim sürecidir. Evet bu eğitim sürecinin de uzun vadede olabileceği hesaplanmalı.
Demokrasi bir ülkeye kolay gelmiyor. Sancılar sürecek. Askerin bir problemi varsa, bunu demokratik zeminde söylemeli. Korkutmadan, incitmeden ve müdahil olmadan. Bu ülke demokrasi dışı güçlerden, darbelerden ve muhtıralardan çok çekti.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



