Adına 'Arap Baharı' denilen ayaklanmalarının gerçek bir halk hareketi mi yoksa 'dürtme' sonucu kurgulanmış bir hareketi mi olduğu hususunda halen bir kafa karışıklığı söz konusudur. Bunun nedeni modern dünyada Müslümanların yaşadığı kavram kargaşası ve nerede duracaklarını bilmemeleridir. Bazen nereye taş attığın kadar kiminle taş attığın da önem kazanmaktadır. Bugün Müslümanlar emperyal güçler karşısında şaşırmış, ortak akıl geliştirememişlerdir. Özellikle bugün yaşanan Arap ayaklanmalarında ortaya konulan tutum bunun en güzel göstergesidir. Ortadoğu coğrafyasında yaşanan ayaklanmalarla bir taraftan otuz kırk yıllık diktatörleri alaşağı edilirken, diğer taraftan emperyal güçlerle işbirliği tutulmaktadır. Yaşanılan bu çelişki Müslümanların içinde bulunduğu kültürel ve siyasi durumunu gözler önüne sermektedir.
80'li yıllardaki radikal İslami yükselişi bilenler, o dönemde beklenen halk ayaklanmalarının aradan geçen yirmi beş, otuz yıl sonra tanık olduğumuz Arap ayaklanmalarıyla ılımlaştırılarak kışkırtıldığını göreceklerdir. Zira kırk, elli yıl önce Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdünnasır, Ürdün Kralı Hüseyin, Sureye Devlet Başkanı Hafız Esad, Tunus Devlet Başkanı Habib Burgiva, Fas Kralı II. Hasan, Irak Başbakanı Nuri Said Paşa kukla liderler olarak Arap halklarının başına musallat edilmiş, ülkelerini demir yumrukla yönetmişlerdir. Aynı zamanda bu liderler iktidar için birbiriyle çatışırken, Avrupa ve Amerika ile yakınlaşmak için yarışmışlardır. Efendisine hayran köle misali hareket eden bu liderler, yönettikleri halkı ezmeyi güç sanıp bundan zevk almışlardır. Çünkü efendileri tarafında gerçek anlamda değer görmeyen bu liderler, aşağılık komplekslerini halklarını ezerek göstermiş, en küçük hareketleri ezmekten geri kalmamışlardır. Örneğin Fas Kralı II. Hasan Araplara rağmen iktidarı boyunca İsrail ile ilişkilerini sıcak tutmuş, hatta 1967-Arap İsrail savaşında İsrail'e istihbarat sağlamıştır. İsrailli yazar Amir Oren'in yazdığına göre; verilen istihbarat, İsrail'in 1967'deki Altı Gün Savaşı'nı kazanmasında belirleyici olmuştur. Aynı şekilde milliyetçi söylemleriyle Arap halklarının gönlünü kazan Cemal Abdunnasır'ın yükselişinden rahatsız olan Irak Başbakanı Nuri Said Paşa 'Kanal Hareketi' dolayısıyla İngiltere, Fransa ve İsrail'in Mısır'a indirme yapmasını sevinçle karşılamış ve İngiliz meslektaşı Anthony Eden'e; "Hit him! Hit him now, and hit him hard" yani "vurun ona! Şimdi vurun ve sert vurun!" demiştir. 1967 Arap İsrail savaşında Arap liderleri birbirini satarken olan Sina çölünde ölen askerlere olmuştur. Bu liderler 80'li, 90'lı yıllara varmadan ölüp gittiklerinde yerlerine tıpkı kendileri gibi kukla liderler bırakmışlardır.
Bu liderlerden sonra gelen ikinci kuşak diktatörler Kaddafi, Mübarek, Saddam, Zeynelabidin bin Ali, Kral Abdullah, Ali Abdullah Salih ve Beşşar Esad vb isimler, tıpkı kendilerinden öncekiler gibi despotlukla halklarını yönetmiş, tıpkı bugün olduğu gibi bir kurgu sonucu iktidara geldiklerini unutarak olmayan güçlerine güvenmiş, halkın taleplerini göz ardı etmişlerdir. Arap halklarının İslami ve demokratik taleplerinin yükseldiği 90'lı yıllarda bu liderler, Amerika ve Avrupa'nın desteğini alarak darbe yapmaktan çekinmemişlerdir. Zira Amerika ve Avrupa bu liderleri korumak için her yolu denemiş, 80'li yıllarda Saddam Hüseyin'in İran'a savaş açmasını desteklemiş, 90'lı yıllarda Tunus ve Cezayir'de yapılan demokratik seçimleri İslamcıların kazanması üzerine askerin darbe yapması için önlerini açmış ve Müslümanları iktidardan alaşağı etmişlerdir. Bugün demokrasi havarisi kesilen emperyal güçler bu kukla iktidarlara el altından silah yardımı yapmışlardır. Bu yüzden Cezayir ve Tunus'ta binlerce kişi ölmüş, binlerce kişi faili meçhule kurban gitmiş ve zindanda çürümüşlerdir. Arap ayaklanmaları sonucu ülkesine dönen ve seçimlere katılan Raşit El Gannuşi'yi darbe ile Fransa'ya gönderen de, ayaklanma sonucu Tunus'a getiren de aynı iradedir. Gannuşi Fransa'daki sürgün hayatında ehilleştirilmiş, artık batılı güçler açısından tehlikeli görülmediği için seçimlere katılmasına izin verilmiştir.
Emperyal güçler için İslam topraklarında demokrasinin olup olmamasının hiçbir önemi yoktur. Yalnızca emperyal isteklerine cevap verecek iktidar ve yönetimlere ihtiyaçları vardır. Arap ayaklanmalarını desteklemeleri demokrasiye önem verdiklerinden değil, emperyal isteklerini karşılayacağına inandıklarından dolayıdır. Aslında yüzyılı aşkın bir süredir bastırılan Arap halkları ilk defa bir halk hareketiyle iktidarları alaşağı etmektedir ama ne yazık ki, bu ayaklanmaları dahi emperyal güçler tarafından çalınmakta veya farklı yollara kanalize edilmektedir. Bugün Arap halklarının görmesi gereken şey işte perde gerisindeki bu emperyal güçlerdir. Ayaklanan halklar korkusundan en küçük İslami bir söyleme dahi yer vermemekte, Amerika ve Avrupa'nın şerrinden çekinmektedirler. Bu bağlamda ayaklanmalar bir halk "devrim"inden daha çok bir "geçiş süreci" olarak değerlendirilmelidir.
Bugün 'Arap Baharı' olarak adlandırılan bu ayaklanmaları Müslümanlar değerlendirmekte zorlanmakta ve bir kafa karışıklığı yaşamaktadır. Örneğin Atasoy Müftüoğlu'da 'Küresel Çağda Kaybolmak' adlı yeni çıkan eserinde; İslam ümmetinin içinde bulunduğu bu kafa karışıklığına işaret etmektedir. Atasoy Müftüoğlu, bu hareketlerin emperyal kaynaklı olduğunu söyler. Ayrıca "2011 Arap İsyanları'nın Arap toplumlarını, tarihini bir değişime, dönüşüme uğratacağını beklemek için vakit çok erkendir. Bu isyanların Arap dünyasını bağımsızlaştırmadığı, Libya'nın maruz kaldığı saldırılar sırasında açıkça görülmüştür. Her hangi bir biçimde bir bağımsızlık bilinci ortaya çıksaydı, Libya örneğinde görüldüğü üzere dış müdahalelere dayalı rejim değişikliklerinden söz edilmeyecekti. Bilmek ve hatırlamak gerekir ki 2011 Arap başkaldırılarının gündeminde İslami bir değişim ve dönüşüm yok. Emperyal sistem, küresel sistem, İslami yönde bir değişimi engellemek için bütün statükoları korumak istiyor" diye yazar.
Bu ayaklanmalara Atasoy Müftüoğlu'nun dediği gibi emperyal bir proje olarak mı bakmalıyız yoksa bir halk hareketi olarak mı? Aslında Ortadoğu'daki bu süreç her iki görüşü de kuvvetlendirmektedir. Zira bu bir yanıyla yüzyılı aşkın bir süredir bastırılmış olan Arap halklarının ikiyüzlü kukla iktidarlara karşı bilinç patlaması, diğer yanıyla bu patlamayı hafifletmek isteyen emperyal güçlerin süreci erkene alarak patlamanın şiddetini hafifletmesidir. Yüzyıllardır aşağılanmış, onurları kırılmış, ölüm ve zulümlere uğramış, savaşlar kaybetmiş, sömürülmüş bu halk; şiddetli şekilde bir bilinçli patlama yaşamış olsaydı, karşısında hiçbir güç duramayacak, emperyal güçler bunu kontrol altına alamayacaktı. Gelmekte olan bu patlamayı sezmiş olan emperyal güçler, bunu öne alarak şiddetini azaltmış ve kontrollü bir şekilde hatta kendi tanımlarıyla 'bahar' havasında geçiştirmeye çalışmışlardır.
Arap halklarının bu bilinç patlamasını ve sakladıkları bilinçaltını anlamak için Saddam'ın idamına, Mübarek'in yargılanmasına, Ali Abdullah Salih'in sarayının bombalanmasına, Zeynelabidin bin Ali'nin kaçışına, Kaddafi'nin linç edilmesi olaylarına ve Beşşar Esad'ın hırçınlaşmasına karşın halkın eylemlere devam etmesine bakmak yeterlidir. Arap halklarının bu öfkesi çocukların davranışına benzemektedir. Nasıl ki bir çocuk öz annesiyle üvey annesi arasındaki farkı seçebiliyorsa, halklarda liderlerin kendilerinden mi yoksa başkalarından yana mı olduklarını seçebilmektedirler. Bu yüzden bazen yanılmış olsalar da çoğu zaman hangi liderin kendilerinden olduğunu hangisinin olmadığını çok iyi bilmektedirler.
Arap liderlerinin bu yüzden halkları nezdinde hep bir meşruyiet sorunu olmuştur. Bunun en açık örneğini Libya lideri Muammer Kaddafi'nin trajik şekilde linç edilmesinde görmek mümkündür. Kaddafi linç edilirken; "Yapmayın evlatlarım, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyorsunuz. Şeriat buna izin vermez. Haramdır. Yapmayın" diyerek son nefesini verirken, onun linç eden halk bir kahraman edasıyla onu öldürmekten zevk almışlardır. Onun helal ve haram, daha doğrusu "evlatlarım" sözündeki samimiyete inanmamışlardır. İlginçtir onu öldüren gencin ganimet olarak altın tabancasını alması oldukça düşündürücüdür. Bu davranış onun halkın gözünde "düşman" olarak algılandığını göstermektedir. Çünkü uzun yıllar en küçük talepleri dahi kale alınmayan, adam yerine konulmayan halk, kendinden görmediği liderini linç etmekte dini bir sakınca görmemektedir. Maalouf'un deyişiyle; "Her Arap içinde düşkün bir kahramanın ruhunu taşır ve kendisini hiçe sayanlara karşı intikam arzusuyla yanıp tutuşur." Arap halkları Maalouf tanımladığı ruhla yıllardır kendilerini adam yerine koymayan, duygu ve düşüncelerine hitap etmeyen, düşman gördükleri liderleriyle hesaplaşmaktadır. Öyle inanıyorum ki, zamanı gelince bu kukla liderleri başlarına musallat eden emperyal güçlerle de savaşacaklardır. Zira her geçen gün kendilerini hiçe sayan emperyal güçlere karşı intikam arzularıyla büyümektedirler. Arap Baharı ancak o zaman gerçek bir bahar olarak tarihe geçecektir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



