Kadim şehirlerin insanlar gibi duyarlılığı ve refleksleri vardır. Şehirlerin bu duyarlılık ve refleksleri tıpkı insanın kişiliğini bulması gibi uzun bir sürece dayanır. İnsanın kişiliğini bulması akil baliğ olmakla başlar, kırk yaşıyla kemale ererken, şehirlerin duyarlılık, kimlik ve refleksleri binlerce yıl süren kültür ve medeniyet birikimiyle oluşur. Şehirler, oluşan bu birikim üzerinden reflekslerini dışa vururlar.
Bir şehir hangi mantalite üzerine kurulmuş ise o mantalite üzerinde duyarlılık ve refleksini gösterir. Bu anlamda bir kutsal şehir her zaman kutsal, bir başkent her zaman başkent, bir kültür ve medeniyet şehri her zaman kültür ve medeniyet şehridir. Bu şehirler içinde kadim, kutsal, kültür şehirleri yakılıp yıkılsa dahi yıkıntılarından sızmalar yaparak küllerinden yeniden doğarlar. Nil, Fırat, Dicle kenarında kurulan kültür ve medeniyet şehirleri böylesine sızmalar yapan ve refleksleri olan şehirlerdir. Bu anlamda coğrafya ile insan ilişkisine baktığımızda, aralarında kopmaz güçlü bağların olduğunu görürüz. Coğrafyanın insan ve toplum üzerindeki gücünü sezen ünlü devlet adamı ve komutan Napolyon, yaşadığı askeri ve idari tecrübeden ilham alarak "coğrafya kaderi belirler" demiştir. Yine Hz. Hüseyin'in Şam'da Emevi iktidarına karşı kıyama kalktığında onu uyaran dostları Kufe'ye güvenmemesi gerektiğini söylerken şehrin refleksini okuyarak bu tahminde bulunmuşlardır. Zira bildiğimiz gibi Kufe, henüz yolun başında Hz.Hüseyin'e ihanet etmiştir. Bir başka rivayet göre ise; Hz. Hüseyin Kerbela'ya varmadan önce Kufelilerin durumunu sorduğunda, ona şöyle denilmiştir: "Gönülleri senden, kılıçları Yezid'ten yanadır."
Tarih boyunca Arap ülkeleri içinde Mısır/Kahire insanı halim selimliğiyle öne çıkarken, yöneticileri ise Firavuna özenmeleri nedeniyle dikkat çekmiştir. Hz. Musa Firavun hikâyesinden başlayan bu macera şehrin bilinçaltında adeta yer yapmıştır. Örneğin yakın tarihte Cemal Abdunnasır'dan Enver Sedat'a, hatta Hüsnü Mübarek'e kadar birçok lider Firavun'a özenmiş, halkını Firavun gibi yönetmiştir. Onların bu zalimliklerine rağmen halk, halim ve selim olması dolayısıyla hep eziyet cefa görmüştür. Üç milyon insanın mezarlıklarda yattığı bir ülkede, Hz. Ebu-i Gıffari'nin deyişiyle; "aç kalıp da kılıcını kınından sıyırmayanların imanına şaşmak" gerekir. Arap Ayaklanmaları içinde en yumuşak geçişi Mısır yapmıştır. Tarih boyunca Mısır'da yaşanan birçok ayaklanma bu yüzden çalınmıştır.
Büyük seyyah Evliya Çelebi meşhur seyahatnamesinde şehirleri iklim ve coğrafya ilişkisi üzerinden yorumlarken, halklar üzerine psiko-sosyal tahliller yapmıştır. Onun şehirlere yaklaşımı ve verdiği bilgiler bizim o şehirlerin refleksini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Zira Evliya Çelebi mekâna, iklime ve yaşam tarzına göre şehirleri genelleye çalışır, bir takım tespitlerde bulunur, onlara sıfatlar yakıştırır. Bu sıfatlar aynı zamanda o şehirlerin algı ve refleksini ele verir. Örneğin Bursa için Ruhaniyetli Şehir, Urfa için İbrahim'in nazargahı sıfatını kullanır. Gerçekten de bu şehirler bu özellikleriyle öne çıkarlar. Şehirleri böylesine genel tanımlarla değerlendirmek, bire bir gerçek değilse de gerçeğe yakın bir tespittir. Bunu tecrübe etmek için şehirlerimizin algı ve refleksine bakmak yeterli olacaktır.
Örneğin Filistin halkı tarih boyunca savaşçı bir halk olarak öne çıkmıştır. Arap iktidarlarının kendilerini satmalarına rağmen haklı davalarının mücadelesini yarım asrı aşan bir zamandan beri hayatları pahasına vermektedir. Onların İsrail'e kafa tutuşu kukla Arap liderlerini rahatsız etmektedir. Örneğin sözde Filistin davasını en çok sahiplenen Suriye hükümeti dahi onları bir yandan kendi topraklarında mülteci olarak kabul ederken, diğer yandan Yahudiler ile aynı konumda belli bir mahalleye hapsetmekten çekinmemektedir. Mısır, Ürdün, Suriye ve diğer Arap ülkelerindeki mülteci Filistinlilerin kaldıkları yerler ya izole edilmiş, ya kampa dönüşmüş ya da gecekondularda kimliksiz yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Buna rağmen yine de mücadelelerini bütün dünyaya kabul ettirmekten geri kalmamışlardır. Arap ülkelerinin hiç birinde Filistinlilerin seçme ve seçilme hakkı, dahası vatandaşlığı yoktur. Bir kimlik kâğıdını dahi onlara çok görülmüştür. Bu anlamda Mülteci olarak yaşayan Filistinli şair Mourid Barghouti'nin bir sözü beni yüreğimden yaralamıştır. Üniversiteden mezun olan Barghouti; "diplomamı asacak bir duvar bulamadıım" diye yazar...
Bugün Suriye'de Nusayri iktidarına karşı ayaklanmaları Amerikancı gören ve Müslümanların ayaklanmalarını tasvip etmeyenler, Suriye iktidarının Filistin davasını savunduğunu, Filistinlileri sahiplendiğini söylerler. Oysa bugün o coğrafyada rahat oturmasının ve binlerce zülüm işlemesinin ardında Mısır, Suriye, Ürdün devletlerinin güvencesi vardır. Bugün hiçbir Arap ülkesinde Türkiye'de olduğu kadar rahat İsrail ve Yahudileri eleştirmek mümkün değildir. Hatta birçok Arap ülkesinde suçtur. Ünlü romancı Amin Maalouf, 67 Arap İsrail Savaşına ülkesi Lübnan'ın katılmamasını eleştirir ve keşke bu savaşa katılıp diğer Arap ülkeleri gibi bizde yenilseydik. Bu savaşa katılmayışımız sonradan ülkemizde eziklik yarattı ve FKÖ'yü topraklarımızda barındırmak zorunda kaldık. Böylece ülkemizi iç savaşa sürükledik, diye yakınır. Aslında savaşa giren Arap ülkeleri de kerhen girmişlerdi bu savaşa...
Bir başka örnek Irak'tır. Irak tıpkı Hz. Hüseyin'in kıyamında olduğu gibi ihanetle iç içe olmuştur. Yakın tarihte Irak savaşında Um Kasır'da Amerika'yı olduğu yerde çakılı tutan Irak, içinden çıkan hayın generaller, ihanet eden Şiiler ve Kürtler dolayısıyla işgale uğramıştır. Zira Irak'ı yönetmenin ne kadar güç olduğu, tüm Arap dünyasında ortaokul kitaplarında yer alan bir hikâyede şöyle anlatılmaktadır: "Arap Dünyasına miladi 661'den 750'ye kadar egemen olan Emevi Hanedanı döneminde Irak'ta büyük bir huzursuzluk yaşanıyordu. Şam'da Sarayı bulunan Halife Yezid, Irak'a sertliği ve katılığıyla tanınan El Hac Bin Yusuf el Sakfi'yi vali olarak göndermiş. Sakfi, Irak'ın ileri gelenlerini Kufe'deki büyük camide toplamış. Herkes geldikten sonra Sakfi minbere çıkmış ve klasik Arap nesrinin şaheseri sayılan konuşmasını yapmadan önce tam bir saat beklemiş. Yusuf El Sakfi'nin konuşması şu sözlerle başlamış: 'Ey Irak halkı, ey bölücüler ve ikiyüzlüler. Emir el müminin, okluğunu karıştırmış, beni en sert ve sağlam ok olarak seçmiş ve size atmaya karar vermiştir' el Sakfi, kendi sözleri gibi sert çıkmış. 14 yıl sonra ölüm döşeğinde son sözleri şu olmuş: 'Allah beni affetsin, zira ben 100 bin, hatta daha fazla insanı öldürdüm. "
Tekrar şehirlerin refleksine dönecek olursak, ayaklanmaların en kanlı geçen ülkesi hiç kuşkusuz Suriye'dir. Arap Ayaklanmaları'nın Suriye kanadında başı çeken şehir hiç kuşkusuz Hama'dır. Hama, tarih boyunca dini duyarlılığı yüksek bir şehir olmuştur. Bu yüzden onun refleksini dinin dışında tanımlamak mümkün değildir. Hama geçmişte olduğu gibi bugün de korkusuzca zalim ve kâfir iktidarlara kafa tutmuştur. İslami duyarlılığı fazlasıyla güçlü olan Hama, ilk kıyamını 1982'de gerçekleştirmiş, otuz binin üzerinde vatandaşı katledilmiş ve taş taş üstünde bırakılmamıştır. Hama, Baas rejiminin despotçuluğuna isyan ederek dini refleksini dışa vurmuş ve bunun bedelini kanlı şekilde ödemiştir. Dün o kıyamı dolayısıyla tarihe "Şehit Hama" olarak geçti. Bugün ise "Devrimci Hama" olarak yoluna devam ediyor, Nusayri azınlığın iktidarını sarsıyor...
Hama bugün aynı şekilde klas duruşunu göstererek zalim Nusayri rejime karşı ayaklanmıştır. Yüzde on azınlığın hükümran olduğu ülkede Hama ile birlikte kısmi olarak Humus ayaklanmış, rejimin en vahşi katliamları bu şehirlerde yoğunlaşmıştır. Diğer şehirler de Hama ve Humus gibi aynı anda ayağa kalkmış olsaydı, sanırım bu şehirlerde bu denli büyük katliam yaşanmayacaktı. Bir ticaret merkezi olan ve adı Hz. İbrahim'in ineğinin sütüne dayandırılan Halep'in yumuşaklığı ve ticari hırsı, Şam'ın iktidar hayalleri, saltanatın gölgesine sığınması ve sakinlerinin güç neredeyse ondan yana olmaları dolayısıyla Suriye'deki ayaklanmanın daha uzun süreceği görülmektedir.
Arap Ayaklanmaları'nda kıyama kalkan şehirlere bakarsanız şehirlerin algı ve refleksini daha iyi görürsünüz. Her şehrin kendi algısına göre bir yol izlediğini ve meşrebi neyse onu ortaya koyduğunu görürsünüz. Hama gibi geçmişte kıyım ve şahadete tanık olmuş şehirler, bu kutlu makama yineden talip olurken, şahadet makamını bir kez daha arzuladığını ve dün şehit olanların bugün yaşayanlara ilham verdiğini görürsünüz. Şehirler insan gibidir ve inanmış bir Müslüman gibi onlarında şahadeti ve zaferi vardır. Ortadoğu coğrafyasında duruşu ve algısı olan şehirlere dikkat ediniz. Onlar tarihi değiştirecek dinamikleri ve refleksleri içlerinde saklıyorlar. Tıpkı Gazze, Hama, Humus gibi...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



