Ne işim vardı sanki o kadar yolu gidecek. Hem hastalanmış kaç gündür zar zor nefes alabiliyorum. Gribal enfeksiyon tabir edilen gruptan hain bir virüs canıma yapıştı beni hallaç pamuğuna çevirdi adeta. Can yok, takat kalmadı. Bir o yana bir bu yana savurmakta. İki gün böyle geçti zaten. Ama bu işin bir oluru olmalı değil mi? Böyle müthiş bir kırgınlığı taşıyamayacağımı anlamış oldum. İştah gitti. Rabbimizin yarattığı mübarek su olmasa büsbütün kurumuş olacağım. Tevekkeli değil kıraç yerlerde yapayalnız kalan ağaçlar öyle bir başlarına kurumuş olarak bekliyorlar uzun süre. Yıkılmıyorlar ama bütün o kurumuş hallerine rağmen ayakta dikiliyorlar.
Hastalık sağlık, esenlik, eh hayat bu! Bu kadarı olacak tabii. Bunsuz olmak da yakışık almaz elbet. Madem fani bir kuluz olacak bunlar. Bunlar gelip geçecek başımızdan. Başımızdan, derken, başımın ağrısının da beni hiç rahat bırakmadığını söylemem doğru olur. Bütün o kırık çıkık haller yetmezmiş gibi bir de baş ağrısı katlanacak gibi değil...
Birçok şey, birçok plan proje, birçok güzel şey kendi kabuğuna çekildi bekliyor. Kımıldayan yaprak kendini sevindiriyor ancak. Bana ise yatak yorgan dar geliyor. Aman ne kadar da yılgın ne kadar da rahatsız edici bir yorgunluk var üzerimde. Sanki hayatımın bütün yorgunluklarını toplamışım da ömrümün bu vaktinde üzerime yüklemişim. Hâlbuki bir kaç gün öncesinde ne kadar umursamaz bir çalımım vardı. Şurada burada otururken ne kadar kaygısızdım. Olamaz bir şeyin olacağını düşünmek bile uzağımda duruyordu... Şimdi anlıyorum. Demek ki uzağımda bekleyen bir düşmancık vardı. Yani hep pusuda bekleyen bir düşmancık oluyormuş meğer...
Bunların hepsi bir yana da kendimle baş başa kalışımın, başıma sardığı o yolculuk neydi peki? Hani biraz canlanır gibi bir halin ardından hemen de şüphelerimi mıncıklayan bir hal içinde başlayan bir hazırlık. Hani bedenimi saran o acımasız virüs hırpalamıştı beni? Hani halsizlik sermişti beni yerlere de oradan oraya yatacak yer beğenmez olmuştum? Ne oldu da biraz palazlanınca, biraz kendine gelince böyle aniden ayaklanmak. Peki ya kısılmış olan sesim ne olacak? Acayip bir durumda acayip bir şekilde kalkıp yollara çıkmak ne ile açıklanabilir ki? Ben çıkamadım içinden. Ben biraz kendine gelmiş gibi olan bu bedeni niye dolaştırdım ki onca yolu. Hakikaten izahı zor...
Bir de aklıma geldi. Yaşça bizden çok ilerde olan bir ağabeyimize içimden söylenmiştim. Kendisi şeker hastası idi. Bu halde ne işin var bu kadar yolu çekip gelmişsin, demiştim. Demiştim de başıma gelmemişti o vakit benim de bu yolculuğa hasta bir beden ile çıkacağım. Peki, ben ne aramıştım o kadar yolun sonunda? Ne aradığımı öğrenebilmiş miydim? Bana ne yararı olmuştu? Veya bana değil de, gittiğim mekâna benim ne yararım dokunmuştu. Belki de en önemli nokta orasıydı. Ben neyi arıyordum, aradığımı buldum mu veya onlar, o gittiğim yer, bende aradığını buldu mu? Bunu merak ediyorum şimdi de!
Ben hasta halimle o kadar yolu nasıl da gidip gelmişim. Pes doğrusu. İnsanın içindeki merak acayip bir kışkırtıcı imiş meğer... Öyle olmasaydı gitmezdim olur biterdi! Gittim, Granikos ırmağını gördüm en azından. Bir merakımı daha yendim. Sohbetlere şahit oldum. İyi insanlar gördüm. Yol yordamı kıt insanlar da gördüm. Daha ne olsun. Ya bu merak olmasa! Bu keşfetmek merakı olmasaydı Biga'nın Granikos ırmağı daha çok beklerdi beni!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



