Muhterem okuyucu
Bugün 5 Kasım Cumartesi ve Zilhicce ayının dokuzu, Arefe günü. Bugün hacı adayları Arafat'ta. Arafat: Mekke-i Mükerreme'nin yaklaşık 25 km. güneydoğusunda, yaya 6 saat mesafede, ova görünümünde düz bir bölgenin adıdır. Doğu, kuzey ve güneyi dağlarla çevrilidir.
Arafat, Cenab-ı Hakkın "Tevvab = Tövbeleri çok kabul eden" sıfatının tecelli ettiği yerdir. Hz.Adem (A.S.) ile Hz.Havva'nın cennetten indirildikten sonra buluştukları yere "Arafat", buluştukları ve birbirlerini tanıdıkları güne "arefe" denilmiştir.
ALLAH Teâlâ'nın Hz.Âdem (A.S.)ın tövbesini kabul etmesinin bir işareti olarak ilk anne ve babamızın burada buluşmaları, onların çocukları olarak bizler için çok anlamlı bir hatıradır. Bundan başka Hz.İbrahim (A.S.)ın ve oğlu Hz.İsmail (A.S.)ın da burada nice hatıraları vardır.
Cebrail (A.S.)ın Hz.İbrahim (A.S.)a haccın nerede ve nasıl yapılacağını öğretirken Arafat'a geldiklerinde O'na:
"Arefte? = anladın mı, tanıdın mı?" diye sorması, O'nun da:
"Areftü = anladım, tanıdım." demesinden dolayı buraya Arafat denildiği kaynaklarda zikredilmektedir. Ayrıca dünyanın dört bir yanından hacca gelen insanlar, ataları Hz.Âdem (A.S.) ile Hz. Havva'nın yaptıkları gibi burada birbirleriyle görüşüp tanışmaktadırlar. Zaten Arafat kelimesi sözlükte: Bilme, anlama ve tanıma anlamlarındaki "arefe" kökünden türemiştir.
Arafat kelimesinin tanımak mânasına gelen marifet'ten; itiraf'tan ve güzel koku mânasına arf'ten geldiği de söylenmiştir. Bu ihtimallerin herbiri, Arafat dağının bir hasletini, ehemmiyetini belirtme sadedinde hakkında vâki olan tavsifleri te'yid eder.
Dünyanın her tarafından gelen hacılar, burada topluca biraraya gelerek birbirleriyle görüşüp tanışırlar. Hacılar burda vakfe ile, ALLAH Teâlâ'nın rububiyet ve celâlini tanıyıp kendi acz ve zaaflarını, meskenet ve hakirliklerini itirâf ederler. Günahlarını itiraf ederek ALLAH Teâlâ'dan af dilemeleri, makbûl olan tevbeleri, istiğfar ve duaları sonunda geçmiş günah kirlerinden temizlenerek, cennete lâyık, "arf" isimli ALLAH Teâlâ katında mânevî, güzel kokular kazanmaktadırlar.
Şu halde ALLAH Teâlâ'nın, bir lütuf olarak bu vasıflarla mümtaz kıldığı bu mübarek beldeye Arafat denmesi, bütün bu mânaları taşımasındandır.
Arafat, Hıll bölgesinde Harem sınırları dışında kalır. Harem sınırı ile Arafat arasında Urene vadisi, Arafat'ın ortasında "Cebel-i Rahme", batısında Nemire Mescidi vardır. Bu mescidin güney kısmı, Arafat bölgesinin dışında kalır. Günümüzde Arafat, ağaçlandırılmış ve dokuz oto yol ile Müzdelife'ye bağlanmıştır.
Vakfe: Belirli bir yerde, kısa da olsa bir süre durmak, kalmak demektir.
Arafat vakfesi: Haccın en büyük, en önemli rüknüdürki, hac yapma niyetiyle ihrâma girmiş olan bir kimsenin Zilhicce ayının 9. günü zevalden sonra Arafat sınırları içinde bir müddet durması, kalması, bulunması demektir. Arafat vakfesi yapılmadan hac ibadeti yerine getirilmiş olmaz. Çünkü Abdurrahman b. Ya'mer (R.A.)den rivayete göre Resûlul-lah (S.A.V.) Efendimiz:
"Hac, Arafat'tır." (Tirmizî, Hac:57, No:889, 3/237; Ebu Davud, Hac:69; Nesâî; Menasik:203) buyurmuştur.
Hz. Aişe (R.Anhâ) anlatıyor: Cahiliye devrinde Kureyşliler ve onlara uyanlar, kendilerini diğer araplara nazaran üstün gördükleri için, üstünlük alâmeti olarak Arafat'a kadar gitmezler, Müzdelife'de kalıp Müzdelife'de vakfe yaparlar, Harem ehli oldukları gerekçesiyle: "Biz ALLAH Teâlâ'nın Harem'inden dışarı çıkmayız" deyip Arafat vakfesi yapmazlardı ve kendilerine hums derlerdi.
Hums: Lügat olarak sıkı bağlılık, sağlamlılık mânasında bir kelimedir. Kureyş kabilesi, kendilerini daha dindar, dinlerine daha sağlam bağlı kabul ettikleri için kendilerine hums demişlerdir.
Diğer Araplar ise Arafat'ta vakfe yapıyorlardı. İslâm dini gelince, Cenâb-ı Hak, Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimize Arafat'a gidip orada vakfe yapmalarını, sonra da oradan topluca ayrılmalarını kesin olarak emretti. (Buhârî, Hac:90, No:1582, 2/599; Müslim, Hac:152; Tirmizî, Hac:53; Ebû Dâvud, Menâsik:58; Nesâî, Hac:202)
"Arafat'tan ayrılıp sel gibi Müzdelife'ye akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da ALLAH Teâlâ'yı zikredin!.." (Bakara sûresi:198)
"Sonra insanların akın ettiği yerden yani Arafat'tan siz de akın edin..." (Bakara sûresi:199)
Binaenaleyh Vakfenin haccın rüknü olduğu konusunda ümmetin icmaı hasıl olmuştur. (Kâsânî, Bedâius-Sanâî', 2/125)
Arafat'ı ve Vakfeyi iyi anlamak gerekir
Arafat, ârif olmaktır. Hakikati bilmek, tanımak, anlamak, kavramaktır. Marufa, marifete, marifetullaha ermektir. Bugün Yaratıcıyla muarefe günü. Arafat, insanın, kendisini ve birbirimizi, Yüce Yaratanını ve yaratılışı daha derinden tanıması, ma'rifete ererek yükselmesi, her an Rabbinin huzurunda olduğunu fark etmesi, varoluşunun gerçek ve hayatın nihai anlamını bilmesi, sıradan bir canlı olmaktan kurtulup "eşref-i mahlûkat" oluşunun anlamını kavraması demektir.
Arafat, ma'rifettir, ALLAH Teâlâ'yı bilmektir. Yüce Yaratanı tanımak, sevmek ve sevmeyi bütün hücrelerimize nakşetmektir. Marifete ererek yükselmek, dirilişi, mahşeri, mahkeme-i kübra öncesi bekleyişi, ölmeden önce ölmeyi, hesaba çekilmeden önce muhasebe yapmayı bilmek, "İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" sırrına ermek, ALLAH Teâlâ'dan geldiğimizi hissetmek ve O'na döneceğimizi kavramaktır. Rabbimize verdiğimiz sözü hatırlamak, bu tanımaya ve söze uygun davranma taahhüdü vermektir.
Ârif olan anlar, Arafat'ı idrak eden hacı olur. Arafat'ı kavrayan marifeti bulur. Arafat, ârif olma yeridir. Arafat, marifeti yakalama yeridir. Arafat, önce Yunus'un dediği gibi:
"İlim, ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir..."
kendini bilmedir, kendini bulma çabasıdır. Ve:
"Kendini bilen, Rabbi'sini de bilir." (Aclûnî, Keşful-Hafa, 2/262, No:2532)
hükmünce, kendimizi tanıyıp Rabbimizi tanımadır. Arafat'ta kendisini ve Rabbisini tanıyanlar da, mükafat olarak ALLAH Teâlâ tarafından tanınacaklardır. Fakat ALLAH Teâlâ'yı unutanlar, kendilerini unutacaklar ve neticede:
"Onlar ALLAH Teâlâ'yı unuttular. ALLAH Teâlâ da onları unuttu!"(Tevbe sûresi:67) âyet-i kerimesi hükmünce, ahirette ALLAH Teâlâ tarafından da unutulacaklardır. (ALLAH Teâlâ'nın unutmasından maksat, onlardan yardımını, hidayetini ve rahmetini kesmesi, onları unutulmuş ve terkedilmiş bir vaziyette bırakmasıdır. ALLAH Teâlâ'nın unutması mecazî manadadır. Zira ALLAH Teâlâ unutmaktan münezzehtir.) Bu sebeple Arafat'ta hacı, kendini daha iyi tanımak, yolunu daha iyi tanımak, hayat yolculuğundaki yerini tanımak ve sonuçta Rabbini tanımak için neler yapabileceğini, bundan böyle nasıl bir yol izleyeceğini düşünmelidir. Bunun için Arafat önemli bir fırsattır. Çünkü Arafat marifettir.
Arafat, tearuftur. Ayrılıkları ve gayrılıkları kalpten silip tanışmak, iyilik ve takva yolunda yarışmak ve birbirimizi insan olarak tanıyıp sevmek demektir. Gönüller arasında eşitlik ve kardeşlik köprüsü kurarak kaynaşabilmektir.
Arafat, irfan meydanıdır. Arafat'a çıkmak demek, sadece kum tepelerini ve kayaları aşmak değil... Çünkü Arafat sadece bir tepe değil, taş, toprak hiç değil. Arafat'a çıkmak irfana ve ihsana, iyi bir Müslüman olmaya, ahlâkta ve dürüstlükte kemale ulaşmaya adım atmak demektir.
Arafat diriliştir. Arafat, Hz.Âdem (A.S.) ve Hz.Havva'nın çocukları olarak burada buluşup, kötü ve yanlış olan ne varsa onları geride bırakarak, bembeyaz bir sayfa açıp hayata yeniden başlamaktır. Bunun içindir ki, hac arafat, Arafat hac demektir.
Arafat, itiraftır. Günahları itiraf etme, günahlardan sıyrılıp gözyaşlarıyla dolabilmedir, arınabilmedir. Ebedî dirilişimiz adına, İlahi rızaya ulaşma için, geçmişte kalan hata ve günahlarımızdan tamamen arınma ve uzaklaşma için dua, yalvarış-yakarış ve tevbe zamanıdır. Rabbimize verdiğimiz sözü hatırlama, bu tanımaya ve söze uygun davranma taahhüdüdür.
İnsan olarak, kul olarak hepimizin geçmişte birtakım eksiklikleri, hataları, kusurları ve yanlışları oldu. Bunları işlememiş olsaydık daha iyi idi, ama biz de biliyoruz, Rabbimiz de biliyor ki bunları işledik. Ancak şu anda içinde bulunduğumuz zaman, geçmişte içine düştüğümüz yanlışların ve günahların ağır yükünü atma, geleceğe dair hayatımızda tertemiz bir sayfa açma zamanıdır. Çünkü şimdi Arafat'tayız, ALLAH Teâlâ'nın insanları en çok bağışladığı günde ve mekândayız. ALLAH Teâlâ'nın misafirleri arasında bulunuyoruz. İçtenlikle yapılacak duaların asla geri çevrilmeyeceği bir zaman diliminde yaşıyoruz.
Bu zaman diliminin her bir anı bir manevi hazine, ele bir daha geçmez bir ganimet ve fırsattır. Bu nasibi iyi değerlendirebilmek için haccımızın, hayatımızın geri kalan süresi açısından Rabbimize vereceğimiz bir söze, bir sözleşmeye dönüşmesi gerekir. Bu, geçmişte işlediğimiz ve dinimizin emir ve öğütleri ile bağdaşmayan her şeyi hayatımızdan, düşünce ve davranışlarımızdan silip atmak ve hayatımızda yeni bir sayfa açmak üzere verilecek bir taahhüttür. Tıpkı Mina'da Akabe biatleriyle, temel insânî ve ahlâkî değerlere bağlı kalacaklarına ve bunların savunucusu olacaklarına dair Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizle sözleşme yapan Medine-i Münevvere'li Sahabîler gibi söz vermeliyiz.
Bu kutsal zaman ve mekanda, bundan böyle hiç kimseye haksızlık yapmayacağımıza, kul hakkı yemeyeceğimize, hayatımızı ALLAH Teâlâ'nın koyduğu sınırlar içerisinde sürdüreceğimize, Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin örnek ahlakını izleyeceğimize, İslâm'ın izzet ve onuruna uygun davranacağımıza, haksızlıklara arka çıkmayacağımıza, kul ve insan haklarını koruyacağımıza ve onları ihlal etmeyeceğimize, yetim ve kimsesizin hakkını gözeteceğimize, velhasıl iyi bir insan ve iyi bir Müslüman olacağımıza söz vermeliyiz. İşte Arafat bu sözleşmenin mekânıdır ve bu büyük misâkın zamanıdır. Bunlara tek tek söz verip, sözümüzün arkasında durabilecek miyiz? Durabileceksek emin olun, Arafat hepimiz için milat, yeni bir başlangıç olacaktır. Zaten şu an üzerimizde bulunan ihrâm elbisesi, bu sözleşmeyi kabul etmenin simgesidir.
Arafat af, mağfiret, şükür, zikir dua ve yalvarış-yakarış günüdür. Bugün, ihlasla yapılacak duaların geri çevrilmeyeceği bir gündür. Arafat, dualarımızın arşa yükseldiği ve kabul edildiği, böyle bir ilahi iltifata mazhar olduğumuz bir gündür. ALLAH Teâlâ'nın huzurunda, kıyamette mahcubiyete, boyun büküklülüğüne sebep olabilecek günahlarımızdan af dileyip temizlendiğimiz gündür. Arafat, duaların taçlandığı mekân, yalvarış ve yakarış günü, kulluk sorumluluğunu tam bir yükleniş ve bu konuda Rabb'e kesin bir söz veriş anıdır.
Hac görevini ifa eden kimselerin ALLAH Teâlâ katındaki değeri çok yüksektir. Arefe günü hac ihrâmıyla Arafat'ta bulunmak, bir Müslüman için en büyük nasiplerden biridir. Çünkü, bu kutsal yerde ve bu mübarek zaman diliminde yapılan dua ve ibadetler geri çevrilmez.
Yüce Rabbimiz bizi çağırdı, biz de geldik. Şayet o nasip etmeseydi bizler burada olamazdık. Madem ki O, bize buralara gelmeyi nasip etti ve bizleri misafiri olarak kabul buyurdu, öyleyse inanıyoruz ki misafirlerinin meşru ve samimi isteklerini asla reddetmeyecektir. Çünkü O'ndan daha iyi misafirlerine ikramda bulunabilecek birisi olabilir mi? İşte bu inanç ve duygularla, Arafat'ta gönlümüzü her türlü dünyevî düşüncelerden arındırarak, bütün samimiyetimizle ALLAH Teâlâ'ya yönelmeli, el açıp yalvarıp yakarmalı, bilerek-bilmeyerek, isteyerek-istemiyerek yaptımız günahları hatırlayıp göz yaşları içinde tevbe etmeli, af ve mağfiret dilemeli, kendimiz, annemiz-babamız, çocuklarımız, kardeşlerimiz, akraba ve arkadaşlarımız, memleketimiz ve tüm İslâm alemi için içtenlikle dua etmeliyiz.
Arafat, bir tarağın dişleri gibi eşit olmanın bilincinin fiilî olarak ve eşitlik, kardeşlik ruhunun zirvede yaşandığı bir gündür. Dilleri, ırkları, renkleri ve kültürleri farklı, fakat imanları ve gönülleri bir; milyonlarca Müslümanın bir araya geldiği bu büyük günde, âdeta kefene bürünmüş vaziyette hac ihrâmıyla Arafat'ta bulunmak, Mü'minler denizinde bir damla olabilmek ne büyük bir mutluluktur. Bugün, ayrılıkları ve gayrılıkları kalbimizden silmiş olarak Arafat'tayız. Hepimizin Hz. Adem (A.S.)ın çocukları olarak ALLAH Teâlâ'nın huzurunda eşit olduğumuzu, topraktan yaratıldığımızı ve toprağa döneceğimizi bilerek, kıyameti ve mahşeri hatırlatan ihrâmlarımız içinde Rabbimize dönüşün arefesindeyiz.
Arafat, âdeta mahşerin bir provası, kimsenin kimseye faydasının olmadığı mahşer ve mizanı hatırlama, ALLAH Teâlâ'nın huzurunda durmayı ve hesaba çekilmeyi idrak etme, üstünlüğün mevki-makam, servet vb. şeylerde olmayıp sadece takvada olduğunu kavrama günüdür.
Arafat nefis muhasebesi yapma günüdür. İnsanlığımızı ve Müslümanlığımızı sorgulama günüdür. ALLAH Teâlâ'nın emir ve yasaklarına, Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin örnek ahlâkına ne derece uyabildik? İslâm'ın güzelliklerini ne derece hayatımıza geçirebildik? Bugün bu sorular üzerinde de bir hayat muhasebesi yapma günüdür.
Arafat, sabır ve metanet günüdür. Burada sabır ve metanet yüklenmeliyiz. Çünkü ALLAH Teâlâ sabredenlerle beraberdir.
Arafat, Peygamberlerin tevhit ve tebliğ mücadelesini, örnek hayatlarını ve teslimiyetlerini hatırlama günüdür. Üzerimize çokça titreyen, bize son derece merhametli olan Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimizin şefaatini hatırlama, O'nun mahşer gününde sığınacağımız gölgesinin serinliğini şimdiden hissedebilme günüdür.
Arafat, Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimizin "Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi" mahiyetindeki Veda Hutbesini okuduğu yerdir. Bu sebeple bugün, bütün Müslümanlar için önemli bir gündür. Arafat, insan hakları günüdür. Çünkü tarihe "Veda Hutbesi" olarak geçen ve Resûlullah (S.A.V.) efendimizin, ondört asır evvel yüz yirmi bini aşkın Sahabeye hitaben okumuş olduğu hutbe, bu bölgeden bütün dünyaya ilân edilmiştir. Kıyamete kadar insanlığa ışık tutacak evrensel, insanî ilkeleri içeren bu temel insan hakları bildirgesinin, üzerinde durduğumuz bu yerde seslendirilmiş olması, burayı anlamlı kılan unsurlardan biridir.
İnsanlar arasındaki haksız ayrıcalıkları temelden yıkan "Arabın, arab olmayana, arab olmayanın da araba hiçbir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva ile yani gerçek dindarlık iledir." sözü bu meydandan insanlığa duyurulmuş; böylece ırk ve sınıf temeline dayalı bütün anlayışlar İslâm tarafından reddedilmiştir.
Bu bakımdan Arafat, her türlü ayırımcılığın yasaklandığı; can, mal, akıl, nesil, ırz, namus ve şeref güvenliği; inanç özgürlüğü, kadın hakları gibi temel insan haklarının ve evrensel ilkelerinin bütün insanlığa duyurulduğu gerçek özgürlük ve eşitlik günüdür.
Bugün, toplumları temelden sarsan her türlü ahlâksızlığın, haksız kazancın, emanete ihanetin, kan davasının yasaklandığı, toplumsal düzenin temeli olan adaletin ve hakkaniyetin hayatın bütün alanlarında tesis edilmesinin öneminin vurgulandığı bir gündür. Vakfe, duruş, bekleyiş demektir. Arafat vakfesi, bir yandan insanın dünyaya ayak basışını, diğer yandan ise kıyamette ALLAH Teâlâ'nın huzurunda bekleyişini hatırlatır. Vakfe, uzun soluklu bir duruştur, duruşmadır, durulaşmadır, sabahtan akşama kadar heyecanla, korku ve ümit arası bir bekleyiştir. Mü'minin, Rabbi'nin huzurunda imanla, sebatla, umutla gerçekleştirdiği bilinçli, vakarlı, kararlı ve asaletli bir duruştur.
Hac, aslında Arafat'ta duruştan ibarettir. Bu duruşun süresi, bir anlık bir süreden, bir güne kadar uzayabilir. Burada, bütün mesele, işte o tek ânı yakalayabilmek ve o ânı ebedileştirebilmektir. Şüphesiz davete icabet eden, oraya niçin geldiğinin ve orada niçin durmakta olduğunun bilincindedir. Orası, kendini oraya davet edenin, yani Davet Sahibi'nin meydanı, O'nun sofrasıdr. Orada hacı, ALLAH Teâlâ'nın misafiridir. Orada ALLAH Teâlâ'yı bilme, tanıma ve her yerde ve her cihette yalnız O'nu görme ve bilme vardır.
Arafat'ta vakfe, bütün dünya Müslümanlarını temsilen gelen heyetlerin oluşturduğu dünyada eşi-benzeri görülmeyen bir zirvedir. Sadece halkı Müslüman olan ülkelerden gelenlerin değil, diğer ülkelerde yaşayan Müslümanların da katıldığı "büyük bir ibadet toplantısı"dır, modern anlamda organizeli, düzenli, disiplinli bir kongre olamasa da, yine "Dünya Müslümanları Kongresi"dir. ALLAH Teâlâ'dan niyazımız odur ki, sözünü ettiğimiz bu kongre, yakın bir gelecekte organizeli ve programlı olarak bütün Müslümanları temsil eden ilim, fikir ve siyaset adamlarının aktif katılımlarıyla gerçekleşir ve Müslümanların ortak problemlerine o mübarek zaman ve mekanda acil çözümler aranır, gerekli kararlar alınır, yıllık raporlar yayınlanır. Böylece hem Müslümanlara, hem de bütün insanlığa barış, esenlik mesajları verilir.
Çünkü bu büyük toplantıda Müslümanlar ve insanlık açısından çok büyük potansiyel faydalar, gönüllerin ve ruhların uzlaşması vardır. Arafat vakfesinde, dilleri, ırkları, ten ve renkleri, kültürleri ve coğrafyaları farklı olmasına rağmen, inançları, duyguları, dertleri, dilekleri ve duaları aynı olan milyonların yürekleri ve yanık yakarışları vardır. Kim bilir! Bu milyonların içinde nice ALLAH Teâlâ dostu, gönül eri, takva ehli, haram lokma nedir bilmez, duaları reddolunmaz "hacc-ı mebrur" sahibi nice kimseler vardır.
Arafat: Yalvarma, yakarma, arınma ve dirilme günüdür
Bütün varlık âlemini sonsuz kudretiyle yaratan, bizlere nihayetsiz lûtfuyla insan olma şerefini ihsan edip onurlu kılan, vahiy ve peygamber-ler göndererek hidayet eyleyip İslâmiyetle şereflendiren, sayısız nimetler bahşeden ve bugün bizi bu bereketli ve müstesna zaman diliminde bu mukaddes yer olan Arafat'ta toplayan; mağfireti, rahmeti ve ihsanı sonsuz Yüce Rabbimize sayısız hamd ü senalar olsun.
Hz.Adem (A.S.)dan itibaren yolumuzu aydınlatan ALLAH Teâlâ'nın bütün Resullerine, bütün peygamberlerine, hassaten bu toprakları bizlere sevgili eyleyen, hidayetimizin vesilesi Kur'ân-ı Kerim'i getiren, kulluk nişanemiz ibadet ve taatı öğreten, mutluluk sermayemiz güzel ahlakı gösteren, insanlığın hidayet önderi, rahmet peygamberi, en güzel örnek, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize, O'nun âl ve ashabına, ehl-i beytine sayısız salât ü selâm olsun.
Yüce Mevla'ya sonsuz hamd ve şükür olsun ki bizlere bu mübarek günde ve mekânda toplanmayı nasip etti. Biz yoktuk, O var etti. Bize vahiy ve peygamberler göndererek, yaratıcıyı ve yaratılmışı, yaratılışın gayesini ve sırlarını O açıkladı. Bizi ilahi hitabına muhatap kılarak onurlandırdı ve her birimize bu hitabı anlayacak akıl ve idrak verdi. Bizleri, yaratanını tanıma, O'na bağlanma ve O'nu sevme iştiyakı ve ihtiyacı içinde yarattı.
Ne mutlu bizlere ki! Yüce Rabbimizin davetine uyarak, O'nun sevgili Resûlünün izinden yürüyerek bugünlere geldik. Böyle müstesna bir günde ve mekanda, kulluğun acziyetini, Müslüman olmanın izzet ve şerefini, İslâm kardeşliğinin kopmaz bağını gönüllerimizde hissederek toplandık.
Ne mutlu bizlere ki! İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (A.S.)dan itibaren pek çok ulu peygamberin tevhid çağrısına ve mücadelesine, Hz. İbrahim (A.S.) ve Hz.İsmail (A.S.)ın ALLAH Teâlâ'ya bağlılık ve teslimiyetine tanık olan kutsal topraklardayız. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin Veda Hutbesini okuduğu yerdeyiz. Bu kutsal mekânda ve bu kutsal zamanda Yüce Rabbine el açan Mü'minler topluluğunun bir parçası olma şerefine erdik. Bu şerefi bize bahşeden Yüce Rabbimize sonsuz hamd ü senâlar olsun. Bir ömür boyu bu yolculuğu beklemiştik. Nihayet davet vaki oldu, Lebbeyk diyerek geldik. ALLAH Teâlâ'nın misafiri olduk. Bütün bunlar için Yüce Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Daha önce belki defalarca kalbimizi buralara göndermiş, hayalen tavaflar etmiştik. Ama şimdi ise ALLAH Teâlâ nasip etti, buradayız. Kendi ayaklarımızla buraya geldik. Günde beş vakit yöneldiğimiz kıblemize, Kâbe'mize, kavuştuk ve kendimizi keşfe karar verdik.
Evimizden, yurdumuzdan, eşimizden, işimizden, çevremizden, dostumuzdan ayrıldık ve Hz. İbrahim (A.S.)ın, Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimizin çağrısına karşılık vermek için buraya geldik. Yıllardır bunun için hazırlık yaptık; yemedik içmedik, gezmedik tozmadık, tasarruflarımı-zı bir köşede biriktirdik; ALLAH Teâlâ'nın evini, Resûlünün doğup büyüdüğü, tevhit mücadelesi verdiği bu kutsal toprakları ziyaret etmek, hac etmek üzere bu yolculuğa hazırlandık. Ama bilmeliyiz ki hacı olmak sıradan bir olay değildir. Büyük bir sınavdan, derin bir çileden geçip azgın bir ateşte pişerek eşsiz bir tanıklığın kıyısına varmaktır.
Yola çıkarken ailemizle, eşimizle, dostumuzla helâlleştik. Dünyada iken ölüm elbisesine, ihrâma büründük. Ahirete, mahşer gününe gider gibi kefenimizi giydik. Bu kefen ihrâmdır. Şimdiye kadar kıymet ölçüsü olarak bildiğimiz her şey; servet, makam, milliyet, cinsiyet, beşerî üstünlüklerimiz ne varsa hepsi ihrâmın rengi içinde eridi ve sadece Rabbimize kul olduğumuzu gördük. Renksiz, dikişsiz, rozetsiz, bayraksız bir elbise! Bu elbise bizi dünyevî bütün güç ve imkânlardan soyutladı. Yeşil bir yaprağa, yürüyen bir karıncaya, uçan bir sineğe bile zarar veremez olduk.
Mikat bölgesine, harem bölgeye böyle bir elbiseyle bütün insanlarla eşitlenerek ve telbiye getirerek; "Lebbeyk ALLAHümme lebbeyk!" diyerek girdik; geldim, buyurun ALLAH'ım dedik. Ayaklarımızda onun yolunun yorgunluğu, dudaklarımızda ona yakınlığın yankısı, gözlerimizde ona hasretin pırıltısı vardı. Yürüdük ve duaların eriştiği makama erdik. Yürüdük ve secdelerin biriktiği havuza aktık! "Lebbeyk ALLAHümme lebbeyk!" dedikçe kâinatın sesi dudaklarımızdan taştı!
Sonra Kâbe'ye koştuk. Bütün sembollerin merkezinde yer alan ve fizikî yapısı sade, ama manevî değeri çok yüce; Hz. Adem (A.S.) dan Hz. İbrahim (A.S.)a, Hz.İbrahim (A.S.)dan Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) efendimize doğru çok kadim, insanlık tarihi kadar eski bir merkeze; tevhit merkezine koştuk! Kulluğumuzun keskin sıratlarla sınanacağı yere doğru uçtuk. Bu uçuş bize uzaklaşma duygusunu değil, yakınlaşma duygusunu yaşattı; gurbet değil, sıla oldu! Çünkü Kâbe'nin yüzü öylesine tanıdık, kokusu öylesine bildik, sıcaklığı öylesine kuşatıcı geldi ki bize; başka hiçbir sevgi bu denli çekici olamazdı. Ona doğru koştuk, ama kendimize, kendimizi aşarak sevgililer sevgilisine, Yüce Yaratıcıya vardık.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



