Kültür ve sanat hayatımız için önemli olan şahsiyetlerin doğum-ölüm yıldönümlerinde anılması, eserlerinin anlaşılmaları için bir vesile olmakta, onları yeni nesillere tanıtmaktadır. Bu bakımdan Aralık ayının özellikle ikinci yarısından itibaren pek çok önemli şahsiyet anma toplantılarına konu oluyor. Öncelikle Mevlâna ve Mehmet Âkif, ölüm yıldönümleri münasebetiyle anılıp anlatılmakta ve fikirleri yaşatılmaktadır.
Asaf Hâlet Çelebi'nin ölüm yıldönümünün de bu ayda olması, bu isimlerle birlikte zikredilmesine vesile olmaktadır. Aslında Peygamberimizin doğduğu gece Mevlit Kandili olarak ihya ediliyor ve biz de onu anmakla daha mutlu oluyoruz. Ölüm yıldönümü anmaları aslında Mevlâna'nın ölüm gecesini "Şeb-i Arus=Düğün Gecesi" diye nitelemesi ile ayrı bir önem kazanmış ve o geceyle biten bir haftanın Mevlevi kültürünün ihyasına katkısı olmuştur.
Namık Kemal'in hem doğum, hem de ölüm yıldönümleri Aralık ayına rastladığı halde, ancak 2009'un ilk günlerinde ölümünün 120. yıldönümü vesilesiyle anıldığını gördüm. Aralık ayının son haftalarında yoğunlaşan Âkif'i anma toplantılarının kamu kuruluşlarıyla bazı belediyeler için özel bir önemi var. Yılbaşına tesadüf eden Mekke'nin Fethi ise tam bir şölen...
Bugün ben bu toplantılardan ikisi üzerinde duracağım. Bunlardan birisini dün gerçekleştirildi, öteki de bir ay kadar önce gerçekleştirildi. Bu güzel şeyleri sizinle paylaşmak istedim.
Mevlana ve Asaf Hâlet Çelebi
Mevlâna'nın kültürümüzdeki yerinin bir hafta boyunca anılması, bir bakıma onun anlaşılması için iyi bir şanstır. Dünya çapında onun kadar tanınan şair ve mutasavvıf olarak çok az insan vardır, çünkü bu özellikleri aynı anda temsil eden bizim kültürümüz dışında çok az insan var. Şiirleriyle birlikte onun şahsiyeti ve eserleri üzerinden İslâm'a özgü tasavvuf kültürü de ilgi görür. Aynı özelliklere sahip olan Yunus Emre ve Nasreddin Hoca gibi şahsiyetlerin de onun gibi dünyada tanınması bizim kültürümüz adına çok büyük bir kazançtır.
Mutasavvıf kimliğiyle bilinen pek çok şairimiz var, bunlar Tekke Edebiyatı içinde mütalaa ve ayrıca inceleme konusu yapılır. Şair ve mutasavvıf kimliğiyle büyük kitlelere kanaat önderliği yapan şahsiyetlerin kendisi ve yakınları için bir menfaat peşinde olmadığı bilinir. Bu bizim kültürümüzün kendi kökleriyle ilgili olmasının ne kadar önemli olduğunu da gösterir.
Aralık ayında ölen Mevlâna ile Asaf Hâlet Çelebi'nin birlikte zikredilmesinin özel sebebi şu: İkisi de şiiri ilâhi bir lütuf olarak kabulleniyor ve benzeri bir duyarlığı dile getiriyorlar. Elbette Mevlâna'nın eserleriyle yalnız Asaf Hâlet Çelebi yetişmiş değil, pek çok şair ve yazar da aynı kaynaktan beslenmiş, dünyanın en etkili sanat ve fikir çevrelerinde tanınmıştır.
Mesnevi her yüzyılda dilimize -bazen da manzum şekilde- tercüme edilerek hemen her devrin idrakine seslenmiştir. 20. yüzyılda da Nicholson, Asaf Hâlet ve Anna-Marie Schimmel tarafından dünyaya tanıtılmıştır. İlkinin İngilizceye, üçüncüsünün Almacaya yaptığı çevirilere karşılık Asaf Hâlet Mevlâna'nın Rübailerini Farsça'dan Fransızca'ya çevirerek Fransa'da, Gallimard'da yayınlattı. Tabii bu arada ondan aldığı ilhamla pek çok yazı ve şiir yayınladı, Mevlâna ve Mevlevilik adıyla yayınladı. Böylece çağdaş Türk şairlerinin ilgisini Mevlâna'ya çekti. Bütün bunların Mevlevi kültürü açısından çok özel bir yeri olduğunu ifade edelim.
Saf şiir ile hakikate yaklaşma konusunda mutasavvıf şairlerin özel bir tavrı olduğunu ifade etmeye gerek yok. O yüzden gerçek yeniliğin klasik eserlerdeki zamanın tozunu silerek temel değerlere yönelmek olduğunu bilen Asaf Hâlet, hayatı boyunca yalnız Mevlâna'ya dair değil, Molla Cami, Ömer Hayyam ve Naima gibi şahsiyetler üzerine çalışalar da yapmış, onlardaki klasik değerleri ortaya çıkarmıştır. Bütün bunlar aslında Mevlâna'nın gösterdiği yolda yapılacak işlerdir ve o da Mesnevi'de anlattığı pek çok hikâyeyi, şiirlerindeki evrensel değerleri Kur'an ve Hadis başta olmak üzere pek çok kaynaktan derlemiş ve yeni bir üslupla sunmuştur. Aslında yapılacak şey, verilecek mesaj her çağda aynı, ama üslup ve tavır değişiyor...
Dil ve Edebiyat derneğinde dün bunları konuştuk ve kültür seferberliğinin aslında böyle değerler ve isimler etrafında düşünüp konuşarak çözüleceğine dair kanaatlerimizi söyledik.
Çıkardıkları aylık dergi ve düzenledikleri haftalık sohbetlerle çok güzel ve vefalı işler yapan dostlara ve kültür adamlarına, Anadolu'ya yaymak istedikleri işlerde başarı diliyorum.
Yunus Emre ne demiş: "Her dem yeniden doğarız bizden kim usanası"...
Ayhan Songar'ı anma toplantısı
06 Kasım Cumartesi günü de Ömer Seyfeddin ile Gönenli Mehmet Efendi gibi Gönen'de doğan (1927) ve İstanbul'da hakkın rahmetine kavuşan (1997) Ayhan Songar hoca ile ilgili bir anma toplantısı yapıldı. Böyle bir programın yapılacağını ve benim de konuşmacı olarak katılmamı Prof. Dr. Sefa Saygılı dostum rica edince elbette kıramadım. Bu programla aynı gün T. Yazarlar Birliği'nde Türk Romanı Seminerim vardı ama böyle vefalı dostlar topluluğu ile buluşmak için o gün iki toplantıya katılmayı göze aldım ve Tarık Zafer Tunaya Salonu'na ulaştım. 70 yıllık ömründe hep güzel işler yapan Ayhan hoca için buluştuk.
Pek çoğu Prof. Dr. Sefa Saygılı gibi ya öğrencisi veya Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş ve Prof. Dr. Nevzat Atlığ gibi kadim dostları ve yakınlarının konuşmalarıyla hayli renkli geçen bu toplantı, İBB Kültür İşleri Müdürlüğü tarafından düzenlendi.
"Tabib-i Müslim-i Hâzık" bir kültür adamı olarak tanıdığımız Ayhan Songar hoca, Psikiyatri ilminde Prof. Mazhar Osman'ın asistanı olarak hayata atılmış ve çok sayıda meslekî kitap ve makale yayınlamıştı. Akıl almaz sayı ve çeşitte hobi sahibi olan Ayhan Songar hoca, dilden musikiye, bestekârlıktan fotoğrafçılığa, Peyami Safa'dan Rıfat Ilgaz'a kadar pek çok konu ve insanla da alâkası vardı. Necip Fazıl'la dostluğunu ölünceye kadar sürdürdü.
Sibernetikle ilgili genel bilgileri Ayhan Songar hocadan öğrendik, dilde özleştirmenin ne tür sapmalara ve zihnî bozukluklara yol açacağını onun açıklamalarından anlamaya çalıştık. Haşhaş üretimi ile Kıbrıs meselesinin başka boyutları olduğunu sürekli yazdı durdu ve bu konularda kitaplar da yayınlandı... Hatıralarını da yazmaya başladı ama ömrü buna yetmedi.
Herkesin biraz deli sayılabileceğini ama deli dediğimiz insanların normal insanlardan farkının, deliliklerini kontrol edemeyecek hale geldiklerini ve bunun beyin fonksiyonlarındaki bozukluklardan kaynaklandığını ondan öğrenmiştik. İlim ve teknik serisinden yayınlanan popüler kitaplarında, pozitivist dünya görüşünün çıkmazlarını ortaya koyuyor ve harikalar ülkesi olarak tanımladığı insan bünyesinin hiç de tesadüfî yahut kendiliğinden ortaya çıkmadığını ortaya koymaya çalışıyordu. İnsan psikolojisi ile sinirlerimiz ve beynimizin münasebeti konusunda yaptığı açıklamalar, ilim ile imanın kol kola olduğu fikrini ortaya koyuyordu.
Psikiyatri onun ihtisas alanıydı ama onun ilgisi fikir ve sanat konularından millî ve siyasî meselelere kadar genişti. Akıl almaz enerjisi ve çalışkanlığı ile Yeşilay, Türk Edebiyatı Vakfı ve Aydınlar Ocağı gibi pek çok kuruluşun yönetiminde yer alıyor, gazete yazılarıyla sevgili okuyucularına sohbet tadında seslenmeyi ihmal etmiyordu. Üniversite yıllarında başlayan gazeteciliğini elli yıla yakın sürdürmüş ve TRT yönetim kurulunda da yer almıştı. Televizyon sohbetleri yanında tartışmalara, açık oturumlara da katılmıştı. Herkesle iyi geçinebilen ve mesajını her kesimden insana ulaştırmaya çalışan Ayhan Songar, Cemal Süreyya ile Uğur Dündar'ın anlaşılmaz hücumlarına muhatap olmuştu. Çünkü inandıkları değerler çok farklı...
Necip Fazıl'la Peyami Safa ile dostluklarını her fırsatta ifade eden Prof. Dr. Ayhan Songar'ın çok zeki ve gelişmeleri yakından takip eden bir kültür adamı kimliği vardı. Gece yarılarına kadar çalıştığını ve çok az uyuduğunu bilmeyen yoktur. Böylesine meşgul bir insanın münasebetlerinde hata yapması, yoğun ve gergin bir zihinle insanları kırması mümkündür. Ama Necip Fazıl ve Peyami Safa ile bir ömür süren dostluklarını koruyabilmesi kolay anlaşılır şeylerden değildir. Çünkü bizden önce bu iki üstadı tanımış nesillerin onlarla bazen çok yakın, bazen da çok uzak düşecek çatışmalara girdiğini bildiğimiz için, bu dostluğu sürdürmenin öneminden söz etmek istiyorum. Çünkü insan insanın ufku olduğu kadar, çatışmaları da çıkmazıdır... Davası olan her adam gibi adamlar samimiyetle inandıkları değerler için kavga eder, dostlukları ve düşmanlıkları da olur elbette... Bütün bunların samimi olması önemli...
Son yıllarında Kayseri'ye çok sık gidiyor, benden çok Kayserili olduğunu söylüyor ve bu seminerlerle sohbetlerini kitaplaştıran hemşehrilerimi takdir etmekten kendini alamıyordu.
Ben de onun memleketi olan Gönen'e bu yaz gittim ve üç büyük Gönenli'den biri olduğunu öğrendim. Bu toplantı vesilesiyle Gönen Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Fevzi Çolak ile görüşerek, Ayhan Songar'ın ailesi tarafından önceki yıllarda gönderilen kitap ve eşyaların da sergileneceği bir kültür merkezi düşündüklerini, ona daha iyi sahipleneceklerini öğrenip ailesi ile dostlarına bu müjdeyi ulaştırdım. Bu da toplantının geleceğe umudu oldu...
Prof. Dr. S. Saygılı'nın yeniden yayınlanan anma kitabını görünce, hocanın yarım kalan Hatıralarıyla Dil ve Düşünce ile Çeşitleme adlı kitaplarının yeniden basılmasını istedik. Ölümünden bunca yıl sonra anılacak kadar güzel işler yapan büyüklere rahmet dileriz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



