Esrâr-i nazmı şerhedemez akl-ı dünyevî
Eflâke perr ü bâl açan efkâr söylesün
Her insan kendi kaderini yaşar. Bu kaderi, onun şuurumuzda aldığı yeri düşünürken, üç boyutlu bir dünyada dünden bugüne ve yarına uzanan bir hayatı sürdürdüğümüzü görürüz. İnsanoğlunun söz konusu dünyada, kendi beniyle, toplumla ve Yaratıcısıyla zorunlu ilişkileri vardır. Kişi farkında olsa da olmasa da vardır bu ilişki; insan olarak yaşamanın kaçınılmaz şartıdır. Bunlar, anlatılıp anlaşılabilmesi her zaman kolay olmayan bir takım kanunlara göre oluşur. Bu olgunun değişik yönleri tarih boyunca çeşitli bilimlere konu olmuş; insan, kendinden başlayarak çok farklı biçimlerde ortaya çıkan fizik ve fizikötesi olaylarla Yaratıcısına, her şeyin ilk kaynağı olan Mutlak Varlık'a yönelmiştir. Bu bakımdan düşünce tarihi, içinde yaşadığımız evreni kavramayı ve anlaşılabilir açıklamalar getirmeyi amaç edinen dünya görüşlerinin panayırı gibidir.
En basitinden en karmaşığına kadar bütün dünya görüşlerinde, yine de açık seçik ortaya konmamış, işinin zihnî ve ruhî yetenekleriyle kavraması için karanlıkta bırakılmış, insan düşüncesine özel bir yerde kendi çabasıyla değerlendirme imkânı verilmiş bir takım alanlara rastlanır. Bunlara ait olay ve durumlarla ilgili çeşitli dünya görüşlerinin açıklamaları, kitaplardan insanlara ve kitlelere doğru yayılmakta ve tartışılmaktadır. Bizim ilgimizi çeken, bütün bunlarda açık seçik bir biçimde ortaya konmayan ve en azından belli bir grubun ortak görüşlere varamadığı hususlardır. Bunların bir kısmı, çoğu zaman en zıt olgular arasında yaratılış sırrının belirir gibi olduğu ve ancak sezgiyle kavradığımız ya da kavrayamadığımız durumlardır. İşte belirtmeye çalıştığımız durumlarla benzerleri, mistik çabalarla tasavvufî hayatın ve genel olarak da sanat çalışmalarının alanını belirler. Bu alanda, özellikle bilimsel çalışmaların geçerli olmadığı ortada...
Hayatın manasını bilmek
«Kendini bilen Rabbini bildi» ölçüsü, insanı aşkın bir varlığa göre değerlendirirken, dünya görüşümüzü de temellendirir. Ama insan kendini nasıl bilebilir; bunun yolları, kendini bilmenin ölçüleri ve yeterlilik şartları nelerdir?
Bütün bunların ve benzeri soruların, herkes tarafından anlaşılabilecek açıklamalarından uzağız. Ama, genel çerçevede belirlenen evrene ait açıklamalar yanında, insanın günlük yaşamasına, ferdî ve sosyal sorumluluklarına, bu dünyanın da anlamını belirleyen öteki dünyaya ve ölümden sonraki dirilişin gerçekliğine, Yaratıcının sınırsız gücüne ve ona karşı sorumluluklarımıza ayrı bir önem verildiğini görüyoruz. Fakat, ortalama insanın idrâkinden insanlığa seslenen Kutsal Kitaplar, inananları kendi yeteneklerine göre, anlatılanların çok daha ötesindeki bir alana doğru götürür ve evrenin bilinmeyen sırlarına, insan idrâkinin sınırlarından ötelere çekmeye çalışır. Böylece, Allah ile kulu arasında ortaya çıkan ilişkinin niteliğini ancak onlar bilir. Buna benzetilemese de, yine bu kadar bilgilerimizden uzak kalan, insanla kendi iç dünyası ve yetenekleriyle toplum ve evren arasında da belirsizliğini koruyan ve ancak bir kısmı sezilerek kavranabilen, belki duygularla yaklaşılabilen bazı ilişkiler de vardır.
Bütün bunlar, belki de yaşamamıza yön veren temel ilişkiler değildir ve genel sözleşmelerden sonra gelir. Ama, onların zaman içindeki sürekliliğini ve git gide parçalanmaz olacak bütünleşmelerini sağlar. O yüzden, söz konusu çalışmaların birlikte yaşamaya, benzerlerinden ayırıcı bir nitelik vererek kendine özgü bir hayatın inanç temellerine bağlı görünüşünü ortaya koyarlar. Bu bakımdan, sosyal hayatta vazgeçilmez bir yeri ve insanın kendini aşan şeylere tutkunluğu yüzünden de her zaman önemini koruyan ve sürekli yenilenen bir değeri vardır. Kişinin içinde bulunduğu toplum katı tarafından belirlenen ya da benimsenen etik, estetik ve ideolojik yargıların da söz konusu değerlere yaklaşmada ve kavramaya çalışmada en azından belli bir tavır getirdiği görülüyor.
İnsanların bir kısmı, bütün bu sözünü ettiğimiz olgulara, varlığımızın belirsiz kalan ve açıkça anlatılamayan yanlarına yönelirken, bazen alışılmış bir tavrı benimseyerek, bazen de yepyeni bir yaklaşımın imkânlarını deneyerek, iç dünyasını, zihnî ve ruhî yeteneklerini geliştirmek ve ufkunu genişletmek ister. İnsanı alışkanlıklarından çekip almak için, bilmediği ve tanımadığı hayat parçalarında ya da hep bildiği olayların dikkat etmediği yanlarında sarsmak, kendini yenilemeye zorlamak çoğu zaman verimli sonuçlar doğurur. Bizi her günkü alışkanlıklarımızdan sıyıran ve bilimsel çalışmalardan çok başka şekilde ortaya çıkan bu alış-veriş, çoğu zaman verimli olmaktadır. O yüzden, bütün yetenekli kişiler, gelişme çağlarında bilinenlerin ya da anlaşılabilecek şeylerin öğrenimi ve öğretimiyle yetinemiyor; idrâkten başlayarak insanın diğer yeteneklerini geliştirmek için bir takım olağanüstülüklere başvuruyorlar. Bunlar bazen de soyutlamalarla ve fantezilerle farklı bakış açıları oluşturuyorlar.
Bütün bu anlatılamayanların kavranması, sezgi ve benzeri yollarla çevreye sevdirilmesi, hayatımızın anlamını belirleyen ya da değerlendiren bir unsur haline getirilmesi, bütün büyük medeniyetlerin vazgeçmediği bir çaba olarak görünmektedir. Kaynakları Kur'an tarafından belirlenen İslâm Medeniyeti ve buna bağlı olarak eski edebiyatımız, belirttiğimiz çabanın eskimeyecek anıtlarına sahiptir.
Söz konusu bölgeye yönelirken, kimi zaman söz oyunlarıyla hem kendini, hem de çevresini sarsan yadırgatıcı unsurlara başvuran sanatçıya ve eserine alınan olumsuz tavırlar tek yanlı değildir. Anlatılamayanın karmaşası ve belirsizliği, anlamsızın bulanıklığına ve buna yönelen çabaların sonuçsuzluğuna karıştırılırsa, ortaya çıkan kaosta, sanatçı ve toplum ilişkisinin bütünleyici niteliği sarsılır.
Belirsizliğin ve anlaşılamayan şeylerin, toplum gerçeğini ve değer yargılarını hepten bir yana bırakmayan, kültür geleneğiyle az çok belirlenen bir takım sınırları olmalı. Kültür değişmesiyle birlikte toplum yapısının, geleneğin ve güzellik duygusunun da değişmesi tabiidir ama, değişen şeylerin yanında değişmeyen, değişmemesi gereken şeylere dikkat çekilmesi de yine sanatçılardan beklenir.
Sanatın gerçeği
Sanatçıdan ilaç prospektüsleri gibi her şeyi apaçık anlatan eserlerle propaganda sloganları bekleyenler yanlış kapı çaldıklarını bilmelidir. Bazı şeyler kapalı, biraz belirsiz anlatılıyorsa öyle anlatılmak zorundadır da onun için. Her şeyi tabak gibi ortada, dümdüz bir dünyada yaşamıyoruz. Bütün kelimeler bile herkes için aynı anlamı ifade etmez. Gerçeğin bilmediğimiz yönlerine yaklaşırken, başka yeteneklerimizi de zorlamamız gerekir. Ama başkasına aktarılamayan ve bütün unsurları açıklandıktan sonra ancak halkın ilgi kurabileceği çabaların, özenti denemeler görüntüsünden kendini kurtaramayacağı da ortadadır.
Sevdiğimiz, alıştığımız şeyleri hep anladığımızı sanırız. Kendimizi yokladığımızda, çoğu zaman bunun bir aldanış olduğunu görürüz. Biraz üzerinde durursak, alışılmış güzelliklerde bir takım açıklanamayan yanlar olduğunu sezeriz. Genellikle bizi ona yaklaştıran şeyler, alıştığımız unsurların değişik kombinezonlarla ifadesidir. Bunlarla anlatılan gerçeği kimi zaman sezgiyle kavrarız, yorumlarıyla benimseriz. Fakat bütünüyle açıkladığımızı, mesajını, önemini ve insanla ilişkisini anlayabildiğimizi söyleyemeyiz. Kalıcı güzellikler insanı susturur, tekrar tekrar kendine çeker çevresindekileri. Bütün bunlar olmuyorsa, yapıda bir bozukluk vardır; benzer görünen örnekleri iyi irdelemek gerekir.
Kendini yenilemek isteyen kişi, bütün gücüyle zihnî ve ruhî yeteneklerini zorlamalı ve alışkanlıklarını bir yana bırakabilmelidir. Bu zorunluluk, yaklaşılan gerçeğin özünden gelmektedir, ufkumuzu çevreleyen irili ufaklı bir sürü tepeler var. Alışılmış ve eskitilmiş biçimlerde hiç bir yenilik sonuna kadar gerçekleştirilemez. Bir kere ortaya konup geniş kitleye ulaşan şeyler, içindeki yüceltici unsurların pek göze çarpmadığı basitleşmiş ve millî birliği korumaktan öteye hiç bir fonksiyonu kalmamış eşyalar gibidir. Bunların eski canlılığına kavuşabilmesi için, okul kitaplarındaki basmakalıp açıklamaların ötesinde, taşıdığı öze bağlı ve misyonunu yenileyici yorumlara ihtiyaç vardır. Bunun gereği, kimi zaman bilinmeyen gerçeklere, tadılmayan güzelliklere duyulan istekten daha fazla hissettirir kendini.
Sanatın kaynağının din mi, tabiatı taklit isteği mi, dionizyak bir neşeye bürünen yaşama tutkusu mu olduğunu tartışmak gereksiz. Önemli olan, onun her toplumda, tarihin hemen her döneminde varolmasıdır; yaşamayı zenginleştirmek yönünde yüklendiği misyon ve hayatımızda kapladığı vazgeçilmez yerdir.
Beş duyumuzla kavradığımız ve zamanla bilimsel kılıklara soktuğumuz gerçeklerin yanında, bir de herkese çok başka görünen sanat gerçeği de vardır. Böylece, insanın kendi beni, çevresi ve yaratıcısı önündeki durumuna bilinen sınırların ötesinde ışık tutmak çabası sürdürüldükçe, anlatılamayanı kavramak ve hayatımızın anlamını belirleyip zenginleştirmek yolunda önemli adımlar atılacaktır. Bunu küçümsemek ya da ondan uzak durmak, kişiyi bir takım şeylerden mahrum eder, ama onun niteliğini değiştiremez.
Alışkanlıklarından memnun ve onlarla mutlu kişilere yapılacak pek bir şey yok. Küçük dünyalarında sıradan mutluluklarını sürdürebilirler. Bizi ilgilendiren, kendini yenilemeyi, yaratılışın anlatılmamış bölgelerine yönelmeyi ve tutkularına evrensel biçimlerde anlam kazandırmayı dert edinen kişilerdir. Yani çağıyla, içinde yaşadığı dünya ile diyalog kurmaya önem veren insana sesleniyoruz. Ötede, eski ölülerle ya da ölü doğmuş modalarla mutluluğunu sürdüren kalabalığa söylenecek fazla bir şey yok


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



