Her anlatı, hikâye, masal, destan, roman ve tiyatro aslında başlı başına bir maceradır. Çünkü bir anlatının kendisi, ister yol notları, gezi yazısı olsun, isterse kurgusal bir metin olsun, yazım süreci, ortaya çıkışı ve okuyucuyla buluşmasıyla başlı başına bir serüven... Çünkü insanın hikâyesi ilgi çeker.
Öte yandan, Binbir Gece Masalları, bunun çerçeve hikâye kompozisyonundan faydalanan Don Kişot, Gülliver'in Seyahatleri, Robinson Crouse ve ona ilham veren Hay Bin Yakzan, yolculuğu konu edinen eserlerdir. İlyada, Odissea ve Manas gibi destanlar, Dede Korkut Kitabı'ndaki pek çok hikâye, yolculuklarla gelişen metinlerdir. Balzac'ın Sönmüş Hayaller ile Dickens'in İki Şehrin Hikâyesi gibi yakın zamanda ortaya çıkan eserler, taşra ile farklı şehirler arasındaki yolculuklarla gelişirken, Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanı ile Tolstoy'un Anna Karenina adlı eseri ise, sanki zihinsel yolculuklardan beslenir. Çünkü yolculuk insanı değiştirir. Değişen insan da elbette ilgi odağı olur.
Yola çıkan insan, eğer yaşadıklarına ve gördüklerine karşı duyarsız değilse her yola çıkış onda farklı etkiler uyandırır. Bu yolculuk ister gerçek olsun, isterse zihinsel... Buna kesin gözüyle bakalım...
Başkalarının hikâyesi
Başkalarının hayatını veya hikâyesini merak eden insan da aslında bilerek veya bilmeyerek bir yolculuğa çıkmaktadır. Bunun heyecanı olmasa ne yoldan geleni dinlemek, ne gezi notlarına bakmak, ne de hikâye ve roman okumak insana vazgeçemeyeceği bir zevk verir. Başkasının hayat hikâyesiyle seyahatini dinlerken, aslında kendi dünyamızdan çıkma ve başka dünyalara gitme, seyahat etme arzusu vardır. Ben işte bu farklı olguları paylaşma duygusuna anlatı yolculuğu diyorum, çok da önemli buluyorum. Çünkü insani olan her şey gibi çok boyutlu, ilgi çekici bir yönü var.
Bence her seyahat önce zihinde başlar, bir seyahat zihinde başlamazsa gerçekleşemez, yola çıkılsa da gerçek bir seyahat olmaz. Her gittiği yere evinin ve yaşadığı çevrenin konforunu götüren insan, aslında yolculuğa çıkmamış, kendi hayatını ve alışkanlıklarını gittiği yere taşımıştır. Bunu çok iyi ifade eden bir İngiliz centilmeni tanımı var: Bir centilmen, çölde de yaşasa, her sabah traş olan adamdır... Her sabah traş olan bir İngiliz centilmeni, elbette yerleştiği yerlerde çocuklarına Charles Dickens ve Shakespeare özetleri okutur, kendi eğitim sistemini gittiği yerlere de götürür. Emperyalizm, temelde biraz da budur; gittiği her yeri kendi standartlarına adapte ederek yaşamaktır.
Biz bu gezgin tavrına aykırı unsurları Robinson Crouse adlı romanda net olarak görürüz. Robinson, sığındığı adada kendine sınır çizer, duvar ve takvim yapar; adada ilk rastladığı Cuma'yı da kendine köle haline getirir. O yüzden ona İbn Fadlan ve Evliya Çelebi gibi bir seyyah gözüyle bakamayız. Güliver de bu anlamda bir gezgin sayılmaz; kendi ölçüleriyle gezdiği ülkelerin insanlarını ya dev ya da cüce olarak görür, elbette yanlış değerlendirir. Çünkü dışardan bakar onlara...
Heredot'un farklı toplumları tanıyarak bilgi vermek ve tarihe malzeme oluşturmak gibi bir amacı yoktur. Ksenofon'un Anabasis / On Binlerin Yolculuğu adlı kitabında olduğu gibi, belli bir amaçla yola çıkmış, kendine verilen misyonu gerçekleştirmek çabasındadır. Sanki paralı askerdir. Marko Polo ise, başkalarını tanımak için değil, Çin'e yerleşen Moğolları Papa'nın elçisi sıfatıyla, Avrupa'da toplanan Haçlı Ordusu ile eş zamanlı olarak İslâm dünyasına saldırtmak için yola çıkmıştır. Bu bakımdan, Napolyon'dan sonra İslâm dünyasına araştırma yolculuğuna çıkan arkeoloji uzmanları gibi, bir çeşit casusluk diye nitelenebilecek amaçları vardır. Casusları da gezgin sayamayız elbette.
Seyahat sevdası bir insanın içine düşmeden geziye kalkışması, yola çıkması, aslında sıkıcı bir yorgunluktan başka bir anlam taşımaz. O yüzden, elçilik veya casusluk göreviyle yola çıkanları, başka yerler, farklı dünyalar görmek isteyenlerle İbn Haldun, İbn Arabi gibi tarih ve hakikat aşkıyla yola çıkanlardan ayırmak gerekir. Eğer Mecnun değilse bir insanın Leylâ peşine düşmesini bekleyemezsiniz. Bir insan Ferhat değilse Şirin'in aşkıyla dağları delmesi, Kerem değilse Aslı'yı görmek için tüm dişlerini çektirmesi elbette düşünülemez. Gerçek seyyah, Evliya Çelebi gibi Peygamerimizi rüyasında "sürç-i lisan" ile de olsa "şefaat" yerine "seyahat" diyebilen insandır. Bir zamanlar çok popüler olan bir şarkı sözü anlatmak istediğimizi güzel ifade ediyor:
"Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına,
Ey ufuklar diyorum gurbet akşamlarına."
Bu sözlerdeki duyguyla bir yolculuğa çıkamıyorsanız, bir anlatıya başlayamıyor, bir kitabı okuyamıyorsanız boşuna yorulmayın; kendi dünyanızda kalın daha iyi; rahatınızı hiç bozmayın...
Balığa çıkanların birbirlerine söylediği, "Rastgele!" sözü bu bakımdan da anlamlıdır.
Her anlatının üslûbu farklı
Bazı şeyler, Osmanlıların dediği gibi "Zuhûrata tâbidir", buna râzı olmazsanız yollara çıkmayın, başka insanların yazdıklarını da okumayın... Özellikle de sohbet ve seyahatle ilgili anlatı yollarında bu türden zuhûratlar çok önemlidir. Bunları bilmeyen, gittikleri yerlerin şartlarına râzı olmayan tuhaftır...
Elbette büsbütün programsız, tasarısız hiç bir şey olamayacağı gibi gezi de olmaz, bunun anlatısı da söz konusu değildir. Fakat her şeyi belli kalıplara sokmanın da imkânı yoktur.
Tabii kültürün yolları olduğu gibi yolların da kültürü vardır ve sizden önce yapılmış gezilerin notlarını okumak, gezeceğiniz yerler hakkında önceden bilgi sahibi olmanızı mümkün kılar. Böylece hem çok okuyanın, hem de çok gezenin bilgisine sahip olursunuz. Bence iyi gezgin böyle gezebilendir.
Bazen şairlerin, yazarların fantezileri seyyahların maceralarından daha ilgi çekici olabilir. Fransız şairi Arthur Rimbaud, Sarhoş Gemi adlı büyük şiirini denizi görmeden yazmıştır. Mehmet Çınarlı, "Gerçek hayali aştı" derken Necip Fazıl, Çile adlı büyük şiirinde iç dünyasını şöyle ifade eder:
"Boşuna gezmişim yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış."
Dostoyevski'nin kahramanlarının çoğu sanki Petesburg sokaklarında değil de ruhlarıyla zihinlerinde bitmez tükenmez soyut bir yolculuk yaparlar. Gogol ise, Ölü Canlar'daki roman kahramanı Çiçikov'la Rusya'yı dolaştıktan sonra, "Ne kadar hüzünlü benim ülkem!" der.
Her yolculukta biraz böyle bir hüzün var sanki... Buna Cennet'ten mahrum olma hüznü de diyebiliriz. İnsanoğlu sanki bu hüznü dünya hayatı boyunca yaşar; her yerde biraz da bu hüzün var...
Anlatı yolculukları, biraz insanın kendi hikâyesi, biraz başkalarının ve farklı diyarların hikâyesiyle zenginleşiyor. Şehirli olmak, biraz da hikâyesi olmak demektir. Anlatacak hiçbir hikâyeniz yoksa, aslında hayatınızın da bir manası yok demektir. Bunda üslup da önemlidir tabii... Çünkü "üslûbu beyan ayniyle insan"dır...
Kutsal kitaplar insanlara kıssalar anlatarak öğüt verirken, kendinden önceki insanların ve peygamberlerin hayatına dair önemli olayları hikâye eder. Bu hikâye ediş tarzı Kur'an'da, Tevrat ve İncil'dekinden oldukça zengin bir çeşitliliğe sahip. Önceki kutsal kitaplar kıssa anlatımını sadece kronolojik olarak sürdürürken, Kur'an, anlatı konusunda uzman bilinen insanların adlandıramayacağı kadar çok ve çeşitli yöntemleri kullanır. Bazen hikâyeye ortasından başlar, bazen geri dönüşlerle, bazen de panoromik bir bakışla kısa fragmanlar halinde anlattığı kıssalardan sonra mesajını verir. O yüzden de Kur'an'dan önce yazılmış bütün dini kitaplarla Kur'an'dan sonra yazılan kitaplar arasında çok fark var. Anlatı dilinin şiirle nesir arasında, farklı bir türü andırması da Kur'an'ın mucizesidir.
İnsanın hikâyesi anlatı yolculuklarını ilginç kıldığı kadar, anlatıcının üslûbu da bunu ilgi çekici veya katlanılmaz hâle getirebilir. Burada konu kadar konuyu uygun yöntem de son derece önemli. Bir yazarın ustalığı, anlattıklarının yeniliği ve orijinalliğiyle anlatı dilinin konusuna ve kendine özgülüğü ile yakından ilgilidir. Yoksa herkesin bildiği gibi, "Yoldan gelenin çenesi düşük olur"...
Ağzından bal akan gezgin ile geveze arasındaki fark, elbette üslûp ve dil farkından ibarettir. Bu gezgin ne kadar bilge ve ne kadar sözün sırasını bilen bir anlatı ustası ise, yazdıkları o kadar önemli ve vazgeçilmezdir.
Beş yıl kadar sürdürdüğüm Roman Seminerleri'nde ele aldığım Türk romanının çeşitli örnek ve önemli temsilcilerini anlatırken en çok şu özellik üzerinde durdum: Yerlilik ve ustalık... Bunların biyografik olmaları veya olmamalarından çok, Türkiye gerçeğini vurgulamaları elbette çok daha önemlidir. O yüzden de anlatı sanatının gerçekliği kadar samimiliği de önemlidir. Sanatçı çağına tanıklık ederken, samimi ve gerçekçi olması elbette meslek namusu.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



