İnsanın bütün derdi, hayatı anlamaktır ve hayatını anlamlandırmak... Bu indirgemeci anlayış, hayatı ara renklerden yoksun siyah-beyaz görmek, gidiş gelişleri, girinti çıkıntıları olmayan ana güzergâhtan ibaret saymak anlamına gelebilir; onun için mahzurları yok değildir.
Hayat asla siyah-beyaz iki renkten ibaret değildir. Bahar da geldi; renk cümbüşü içindeki dünya, nasıl renksiz, tekdüze sayılabilir?
Dünya hayatını "Anlama" ve "Anlamlandırma" çabalarından ibaret görmek, belki basite indirgemektir, ancak bu kadarı bile göründüğü kadar kolay değildir. Örneğin "Hayatı anlama" bahsini ele alalım... Sizce hayatı anlamak o kadar kolay mıdır? Yüzlerce, binlerce feylesof kafa patlatmış, bu soruya esaslı bir cevap bulmayı hayatının gayesi edinmiştir, buna rağmen her birinin hayatı anlama çabaları bir türlü kemale ermiş değildir; bir yönüyle mutlaka eksik ya da zayıf kalmıştır. Hele bir de "Hayatını anlamlandırma" bahsini açacak olursak... Bakmayın siz, basit göründüğüne, içinden çıkılması imkânsız bir anafordur. Kim hayatını anlamlandırdığını iddia edebilir ki! Genel olarak hayatın gayesini anlayacaksınız, bu bağlamda kendi hayatınıza bir anlam yükleyeceksiniz ve yılmadan bunun gereğini yerine getireceksiniz? Anlamlı bir hayat yaşayacaksınız ve anlamlı bir ölümle perdeyi kapatacaksınız... Bazı hayatlar düşünüldüğünde, şu kadarını söylemek mümkündür ki, bunlara bakarak hayvanların hayatları bile daha anlamlıdır denilebilir. Son tahlilde, hayvanların da insanlığa/medeniyetimize az biraz katkısı vardır ne ki bazı insan suretindeki yaratıkların insanlığa hayvanlar kadar bile katkısının olduğu söylenemez.
Ne cibilliyetsizler vardır aramızda! Ne soysuzlar, haysiyetsizler! Gerçekte yüksek şahsiyet sahibi değildirler; hatta çukurdurlar. Ancak yine de kendilerini dev aynasında görürler. Megalomani illeti az ya da çok hepimize musallat olmamış mıdır? "Küçük dağları ben yarattım" edası hangimizin mayasında yoktur!
İnsan türünün yaratılmış olmasının elbette anlamı/önemi vardır. Ancak bu durum, kendimizi başlı başına fasulye gibi nimetten saymamız için yeterli değildir. Ona bakarsan, hangi mahlûkatın önemi/anlamı yoktur ki... Allah hiçbir şeyi boşu boşuna, fuzulî yaratmamıştır.
Ancak bazıları kendine olduğundan fazla önem atfeder. Ve öneminin bizatihi kendinden kaynaklandığını düşünür. Ağzını her açtığında "Ben olmasaydım..." diye başlayan cümleler dökülür. Hayatın merkezine kendi varlığını koyar. Güneş bile adeta onun etrafında dönmektedir. Utanmasa, şu koca kainâtın sırf kendisi için yaratıldığını iddia edecektir. Kuşkusuz bu durum sıhhat alameti değildir. Zararı kendisi ile sınırlı olsaydı bu hastalık halini, mazur da görebilirdik. Fakat kendisini olduğundan fazla önemsemek, etrafındaki dünyayı küçümsemeye, önemsiz görmeye ve hatta yok saymaya kadar varabilir. Ki, asıl tehlike de budur.
Oysa insanın önemi sanıldığı gibi bizatihi varlığından değildir. Sadece Yaratıcı, bizatihi kendi varlığı ile önemlidir, anlamlıdır. Yaratılmışların tümü ise, etraflarıyla, birbirleri ile anlamlıdırlar.
Yaratılmışlar, birbirleri için karşılıklı olarak anlam inşa ederler. Daha başka bir ifade ile birbirlerini anlamlı ya da anlamsız kılarlar. Kedi ile fare birbiri için anlamlıdır. Oysa biri av, biri avcıdır. Ancak birinin olmadığı bir dünyada, öbürünün varlığı anlam yitirmiş olmayacak mıdır?
Buna "bütünleyen anlam teorisi" de diyebiliriz. Biz, bir pazzle'ın parçalarıyız. Küçücük bir parçanın olmaması demek, büyük fotoğrafın eksik kalması demektir. O küçücük parça, büyük fotoğraf için anlamlıdır; dahası bütün için sadece küçük bir parçadan ibaret değildir. Evet, o küçücük bir parçadır; ama bütünleyen bir parça... O olmadığında büyük fotoğraf anlam kaybedecektir; belki de hiçbir şey ifade etmeyecektir. Ancak ne kadar önemli olursa olsun bütünün bir parçası olmak, bütünün tamamı olmak anlamına gelmez yine de. Bazılarının densizliğinin ve münasebetsizliğinin sınırı yoktur; o kadar ki, kendisini bütünden bile daha anlamlı görebilmektedirler. Parça olarak da anlamlı olunabileceğini bir türlü kabullenmek istemezler. Bütünde anlamlı bir parça olmak az bir şey midir?
Üstelik bir başka şeyin daha farkında değildirler. O beğenmediğiniz parçalar; aynı zamanda sizi de bütünlemektedir ve size de değer katmaktadır. Yalnız başına varlığınızın değeri sıfır mesabesindedir; ancak beğenmediğiniz diğer parçalar sağınıza, solunuza geldiklerinde, zatınızı anlamlı bir varlık kılmaktadırlar. Binayı oluşturan malzemelerin tek başına bir anlam ifade etmemesi gibidir, sizin varlığınız... Kabul, tuğla bina için vazgeçilmezdir ama çimento da öyle... Demir de... Temeli olmayan bina, bina değildir; ne ki çatısı olmayan yapı da eksikli değil midir? Kapı, pencere... Her biri eksiksiz bir yapı için vazgeçilmezdir. Ancak bir araya gelmediklerinde anlamsızdırlar. Örneğin, duvar yoksa, sizin kapı ya da pencere olmanızın ne anlamı olabilir?
Diğer varlıklara mesafeniz, konuşlanma biçiminiz, duruşunuz değerinizi artırır ya da azaltır. Örneğin dünyanın güneşe yakınlığı/uzaklığı yeterince anlamlı değil midir? Biraz daha uzak ya da yakın olmuş olsaydı, hayat olmayacaktı; o kadar yani...
Yeriniz, mevkiinizi belirler. Misafir odasında oturma şekli, biçimi, misafirlerin önemini belirlemez mi? Bir çocuğun başköşeye oturduğu nerede görülmüştür? Köyün ağası dururken, maraba başköşeye kurulsun bakalım! (Ey sevgili! Söyle bana, benim yerim neresidir!)
Cansız varlıkların bile, uzaklığı/yakınlığı birbirini önemli kılsın da... İnsanların birbiri ile münasebeti, değerini artırıp azaltmasın, hiç mümkün mü? Bazı insanlar vardır; liman gibi... Bir ömür beklerler. Onların varlık sebebi beklemektir. Kucaklarını açmışlardır. Gereksiz oldukları söylenemez elbette. Ancak gemiler olduğu sürece... Varsayın ki gemiler yok, ne anlamı kalır limanların? Bu durumda, bazı insanları da gemi yerine koymak gerekecektir. Onlar açık denizlere açılacaklardır; bu kaçınılmazdır. Ancak açık denizlere her açılmaları, aslında yine bir limana varmak içindir. Bir limandan açılıyor olması, bir başka limana yönelmiş olmasındandır. Hedefinde bir liman olmayan gemi kaybolmuş demektir.
Gemilerin limanlarına ulaşamaması kötüdür. Ancak gelmeyen gemilerin limanı... Gelmeyen trenlerin istasyonu olmak kadar hüzün verici bir şey var mıdır şu dünyada?
Onlar gemiler için vardırlar. Gözleri hep ufuktadır. Yollarını gözler dururlar. Daha ufukta geminin silüeti belirir belirmez, nasıl da şenlenirler... Kara kışları bile bahar oluverir hemen.
Anladım, sen olmayınca niçin kardan adam gibi eriyorum...
Anladım, sen olduğunda, niçin damarlarıma bahar yürüyor...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



