Tasavvufta Allah'a duyulan sonsuz sevgi, "aşk" kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu nedenle, kalbini dünyevî etmenlerden arındıran ve yüreğini sadece Allah aşkıyla dolduran bir dervişin gözünde, Allah'tan başka hiç bir şeyin değeri yoktur. Çünkü Allah'a gönül verilmiş, Allah candan sevilmiştir.
Tasavvufta ilâhî aşka ulaşmak için bir takım merhalelerin ve menzillerin geçilmesi, nefsin basamaklarından hızla yukarılara doğru tırmanılması gerekmektedir. Bu merhaleler şöyle bir süreç izler:
Önce Allah'ın yarattığı insanlar ve diğer yaratılmışlar sevilecektir. Bu sevgi kalbe hâkim olacaktır. Bu sevgiyi kavrayıp, keşfedenler bir sonraki aşamada, Peygamber sevgisinin gizemini keşfedeceklerdir. Bu süreçte yaratılmışların sevgileri Peygamber sevgisi içinde yok olacak ve Peygamber sevgisi kalbe bütünüyle hâkim olacaktır.
İşte "gerçek aşka ulaşmak için Hz. Peygamber (s.a.v)'in bu mânâda sevilmesi gerekir, buna "aşk-ı resûl" adı verilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber'in isimlerinden biri de "Habibullahtır (Allah'ın sevgilisi)". Süleyman Çelebi Mevlid'inde:
"Ey habîbim sana âşık olmuşam
Cümle halkı sana bende kılmışam"
derken Allah'ın ve bütün yaratılmışların Hz. Peygamber'e karşı bu mânâdaki sevgisini ve duygularını dile getirir. Yunus Emre'nin:
"Aşkın ile âşıklar yansın yâ Resûlellah
İçip aşkın şarâbın kansın yâ Resûlellah" matla'lı gazel-ilâhisi de bu konuyu işleyen ve asırlarca çok tanınıp sevilmiş, pek çok kere de bestelenmiş bir şiirdir. Bu konu divan şairlerinin na'tlarında da işlenmiştir.*
Artık en zorlu geçitlerden geçilmiş, Peygamber sevgisine ulaşılmıştır. Peygamber sevgisinin kalbe bütünüyle hâkim olması ise, sevgilerin en yücesine girizgâh olup kapı aralayacak ve insanı Allah sevgisine ulaştıracaktır. Allah sevgisinin kalbe tamamen hâkim olması ise, aşkın en ideal, en görkemli boyutudur.
Allah sevgisine ulaşan derviş, aşkın sırrını anlamış, dolayısıyla marifetullahı kavramış, sırların sırrının yüceliğine, azametine vakıf olmuştur.
Tasavvuf ehlinin çoğu, kâinatın sebebi aşk'tır, demişlerdir. Bu sebeple de bir başka aşk şairi Yunus Emre'nin Divan'ı, aşk feryadından esintiler, izdüşümler taşır:
"Yansın canım yansın aşkın od'una
Aksın kanlı yaşım aksın silmezem ayruk,
Göyündüm aşk ile tâ kül olunca,
Boyandım rengine solmazam ayruk."
Aşkın gizemi böyle bir anlam bütünlüğü içermekte, aşk nedir, sorusuna en yalın cevabı bu nedenle aşkı katre katre tadan mutasavvıf şairler vermektedir. Onlara göre kâinatın var oluş sebebi de ancak aşkla kavranabilir, aşkla anlaşılabilir.
Gölpınarlı'nın ifadeleriyle; "tasavvufta aşk, insanı, sevilen kişiden, bütün sevilenlerde güzelliğini gösteren, bütün sevilenlerde görünen tek sevgiliye, kesretten vahdete, fertten topluma ve nihayet şehvetten istiğrâka, kendinden geçişe götüren en kudretli bir vasıtadır. Bu bakımdan mecâzî, yani tatmin sonucu geçen ve bir sevgiliye duyulan aşk da, gerçek aşka bir köprüdür. Gerçek aşksa, güzellere, sıfat ve eserlere, mazharlara taalluk eden yavaş yavaş, güzelliğe, zâta taalluk eder ve âşık, kendisini, mâşukta yok eder; âşıkın, mâşukun bir tecellîsi olduğu tahakkuk edince de aşk yok olur ve vahdet belirir. Bu, ikiliğin birlik, kesretin vahdet olduğunu, oluş hâlinde meydana çıkarır. Mânevî yolculukta, gayret, yani mücâhede, insanın eşi-dostudur; varlık âleminden yokluğa, varlıkların, Gerçek Varlık'a, Hakk'a nisbetle izâfî olduğunu bilmeye, bu bilgiyi buluş ve oluş hâline getirmeye vâsıta, mânevî mücâhededir..." **
Diğer taraftan "Tasavvufta Allah aşkını herkesin anlayacağı bir tarzda anlatmak için birtakım benzetmeler yapılmış ve duyular âleminden misaller verilmiştir. Bunlardan en önemlileri kadın, pervane-mum-ateş, gül-bülbül ve bade misalleridir. Baştan beri mutasavvıflar ya konusu kadın ve beşerî aşk olan şarkı ve gazelleri ilâhî aşka uygulamışlar veya Attâr, Abdurrahmân-ı Câmî ve Mevlânâ'da olduğu gibi ilâhî aşkı doğrudan beşerî aşk şeklinde tasvir etmişlerdir. Fuzûlî'nin Leylâ vü Mecnûn'u bunun en güzel örneklerinden biridir. Bu sebeple konusu Allah aşkı olan gazel, kaside ve mesnevîlerde, dilberlerin yüz, göz, kaş, yanak, zülüf, gamze, boy, işve ve cilve gibi hoşa giden yanları, hâl ve hareketleri sembolik ve mecâzi anlatım unsurları olarak bol bol kullanılmıştır. Gül ve bülbül de mutasavvıfların en çok kullandıkları misallerden biridir. Bülbül âşık, gül maşuktur. Güldeki diken aşktaki ıstırabı, bülbülün yanık nağmeleri âşıkın feryad ve figanıdır. Pervane ve mum misali de önemlidir. Mum ışığına âşık olan pervane bunun etrafında durmadan döner, en sonunda kendisini ateşe atar, yanar ve böylece ateşte fâni olur. Âşık da aşk ateşinde pervane gibi yanar ve sevgilisi uğrunda kendini feda ederek fenâ mertebesine ulaşır..."
Bu satırlardan sonra geriye tek bir şey kalıyor. O da bir dua cümlesi:
Allah cümlemizi aşkı tadan kullarından eylesin!
*Mustafa Uzun, "Aşk", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. IV, İstanbul 1991, s. 15.
**Abdülbâki Gölpınarlı, Şeyh Galib'in Divan'ından Seçmeler, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1985, s. 112.
*** Süleyman Uludağ, "Aşk", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. IV, İstanbul 1991, s. 14.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



