Ellerimiz var, bu iyiye işaret. Kafamız da varsa, başımızı ellerimizin arasına almak için yeterli donanıma sahip olduğumuz söylenebilir. En azından ilk bakışta bundan söz edilebilir. Türkiye'de yaşayan Müslümanlar olarak bizler, kendimizi 'uzun bir tarih'in bir parçası olarak görmedikçe, asıl görmemiz gereken istikamete yürüyemeyeceğimizi anlamalıyız. Yani bizler, sadece son seksen yıl boyunca dünyanın sıkıntılarıyla karşılaşmış değiliz. Dolayısıyla hem taleplerimiz hem de iddiamız, daha uzun bir muhtevaya sahip olmalıydı. Hz. Âdem'in tecrübesiz gözyaşını, ne çok tecrübe etti insanoğlu! En azından bunu bilebiliriz.
Hikâyeyi uzun tutarsak, nerede başladığımızı ve neye 'karşı' bulunduğumuzu daha net anlayabiliriz. Nerede bulunuyoruz, neye karşı bulunuyoruz, nereye gidiyoruz? Bu üç sorunun da ilk bakışta kolay cevapları olduğuna inanmamız ve o cevapların tamamının cebimizde olduğuna aldanmamız, resmi bütünüyle göremiyor olmamızla ilgilidir.
Bizler, her şeyden önce yeryüzünde bulunuyoruz ve tartışmasız olarak cennete gitmek niyetindeyiz. Bizim 'karşı'sında durduğumuz şey ya da bize 'karşı' durmakla hayatını idame ettiren şey, hiç şüphesiz gitmek istediğimiz yerden bizi alıkoymaya çalışan şeydir/şeylerdir. Dolayısıyla cennete giden yolumuzun önüne duran her şey, yeryüzünde bize karşı yönelmiş engellerdir. Görüldüğü gibi, böyle yazıldığında gerçekten cevapların cebimizde olduğuna inanmamız işten bile değil. Ama iş bu kadar basit gerçekleşmiyor. Durum bu kadar netse, 21. yüzyılın neden berbat bir zaman dilimi olduğu sorusu, cevaplanması zor bir soru olacaktır.
İşler bu kadar net değil ve 21. yüzyıl da berbat bir zaman dilimidir. Türkiye'nin her geçen gün biraz daha güzelleştiği yalanına ben inanmıyorum. İnananlar varsa onlara söyleyeceğimiz tek cümle, sizin inancınız sizedir, cümlesi olabilir. Zira onlar, 'günlük' tartışmalarla, asıl hikâyemizin çok daha uzun olduğunu unutmuş kimselerdir. Onlar, rüyalarında bile uyuduklarını gören kimselerdir. Bunları her söylediğimde kara bir karamsarlıkla itham ediliyorum. Karamsar değil, aslında ümit varım. Her gün yeniden başlayabilecek kadar ümidim var. Ancak bizler, ümit var olduğumuz için her geçen gün biraz daha rezilleşen bu dünyayı eleştirmek zorundayız. Düz mantıkla çok basit bir hesap yapalım. Bugün Türkiye'de, yaygın anlamda faaliyette bulunan cemaat, vakıf, dernek, tarikat ve diğer örgütlenmelerin sayısını bir yere yazalım. Bu örgütlerle bir şekilde ilişkide bulunan insan (kalabalık) sayısını da karşısına yazalım. Hesap makinesine ihtiyaç duymadan yapacağımız basit bir hesap, bize toplam rakamı verecektir. Şu kadar milyon insan ve şu kadar milyar sermaye, en anlaşılır ifadesiyle Hakk'ın ve adaletin hâkim olduğu bir Türkiye arzuluyor ve bu uğurda çalışıyor. Elimizdeki sonuç bu olur.
Derin sahtekârlık
Bütün bunlar derin bir sahtekârlığı barındırmıyorsa, hakikaten Türkiye'nin güzelleştiğine inanabiliriz demektir. Ama en iyi ihtimalle safiyane bir aldanışla, en kötü ihtimalle haince bir aldatışla uydurulmuş bu güzellik yalanına inananlar, herkesin güzellik için çalıştığı bir yerde kötülüğün ve ahlaksızlığın neden arttığını açıklamalılar. Bu kadar insan, ahlakın kurulması için çalışırken, bir türlü kurulamayan bu 'ahlak' meselesini başka türlü nasıl okuyabiliriz? Yalnızca derin bir sahtekârlıkla!
Tabi meselemiz bu değil. Bunlar, hikâyemizin tamamını hatırlamayalım diye önümüze çıkarılmış ve aşılmayı bekleyen eşiklerdir. Meselemiz şu; bizler, bugün karşılaştığımızı iddia ettiğimiz sıkıntıları hangi tarihten bu yana omuzluyoruz? Ve bizim için asıl omuzlanmaya değer sıkıntı nerede duruyor? Meseleyi darlaştırıp, sığ bir sol karşıtlığına indirgememiz bugünkü halimizi ele verir niteliktedir. Aslında açık yazdım ama siyasetçilerin de anlayacağı şekilde daha açık yazmalıyım.
İslamcılığı başörtüsü ve Filistin meselesine indirgeyenler, bu iki problemin çözülmesi halinde nerede iş bulacaklarını düşündüler mi? Bence düşünmediler. Çünkü 'derin sahtekârlık' hangi araçlarla olursa olsun zengin, popüler ve değerli (!) olmaktan başka bir amaç gütmez. Günün şartları içinde işinizi görecek olan, sol karşıtlığı üzerinden bir özgürlük sorunu olarak başörtüsünü gündeme getirmektir. Farklı bir şekilde söylersek, 'derin sahtekârlığın' hiçbir derinliği yoktur.
Aynı soruyu yine sormalıyız; bizler için asıl omuzlanmaya değer sıkıntı nerede bulunmaktadır? Bu sorunun cevabını bulmak için yazının başında sıraladığım diğer üç soruyu, küçümsemeden ele almak gerekir.
Ali Şükrü Bey neyi savundu?
Ali Şükrü Bey'in meclis kürsüsünde savunduğu şey neydi ve Ali Şükrü Bey niçin öldürülmüştü? İslamcılığı başörtüsü meselesi ve Filistin sorununa hapsedenlerin bilemeyeceği bir sorudur bu. Solun toprağa gömülmesi üzerine kurulan ve bir refleks olan İslamcılık, solu toprağa gömerken aynı zamanda kendisini de gömmüş olmayacak mıdır? Bu cümlelerden 'sola ilişmeyin' yargısını çıkaranlar, İslamcılığı bir oyun sanarak bir dönem oynadıkları bu oyunu, şimdilerde İslamcılığı eleştiri adı altında kundaklamaya çalışanlarla aynı kişiler değil midir? Ben, derinliği olan ve bir refleks olarak hareket etmeyen İslamcılık algısından söz ediyorum. Hz. Ömer olsa, o da böyle bir uzun hikâyeden söz ederdi!
Uzun hikâyemizi unuttuğumuz ölçüde Fransız Devrimi sonrasında yeryüzüne yayılan hastalıklı yalanlara sarılacağız demektir. İnsan hakları, barış, demokrasi, özgürlükler ve diğer, sadece lağım farelerinin inanacağı yalanlar. 'Hümanizm kötüdür' diyen İsmet Özel'in gerekçesini hatırlayalım: 'Hümanizm kötüdür, çünkü hümanizm hakkı tavsiye etmez!'
Bütün bu yukarıdaki satırlar ne için kuruldu? Bir iki açıklaması olabilir. İlki, Müslümanlar olarak bizler, uzun hikâyemizi bize unutturan bütün dolambaçlı yollarda yürümeyi kahramanlık sayıyoruz. Bu kahramanlığın hikâyemize bir faydası yok. İkincisi, hikâyemizi unuttuğumuz ölçüde yukarı Frenk illerinden getirilen ve ilk bakışta 'güzel' görünen bütün hikâyelerin üzerine atlıyoruz. Cüneyt Arkın olmadığımıza göre, bu atlayışın intihardan başka bir açıklaması da yok!
Türkiye şu sıralar, ciddi bir şekilde yeni anayasa tartışmaları yapmıyor! Zaten bu konunun açıldığı hiçbir dönemde hiç kimse anayasa tartışmasını ciddi bir şekilde yapmadı. 1876'dan bu yana ciddiyetin her geçen gün azaldığına şahitlik ediyoruz. Son günlerde yapılan anayasa tartışmalarında, hadi siyasileri geçiyoruz, gerekli-gereksiz kurulan yüzlerce sivil toplum kuruluşu, gençlik örgütü ve sair yapılardan neden hiçbiri çıkıp "Devletin dini, Din-i İslam'dır ilkesi anayasaya konulmalıdır" cümlesini sesli bir şekilde kur(a)madı? Bu devleti kuran ilk meclisin anayasaya koyduğu bir ilkenin, anayasadan çıkarılması suç değilse, aynı ilkenin anayasaya tekrar konulması neden suç olsun ki? Bir lütuf olarak alınan 'başörtüsü özgürlüğü' günümüz Türkiye Müslümanları için yeterli ve geçerli bir akçe midir?
Bunları söylediğimizde, bu talebi 'çocukça' bulacak bir takım büyük(!) Müslümanların varlığından emin olabiliriz. Diyecekler ki 'yasalar, Hakk'a uysun, bu cümlenin ne önemi var?' İlk işitenler için oldukça mantıklı gelecek bu cümle. Ama bu cümle de üzerine düşünülmeyen bir sahtekârlığın uzantısıdır sadece. Zira bu durumda 'öğrenen' İslamcılıktan söz edilmelidir. Bu 'öğrenmenin' Müslümanlar için zamanla kalıtsal bir hastalık haline gelmesinden endişe etmiyorlar mı? Dertleri olsaydı endişe ederlerdi! Sözgelimi, ezanı Arapça aslına çevirerek 'İslam'ın kurtarıcısı' unvanını alan DP'nin kanun teklifini hatırlayalım: Ezanın Arapça aslına çevrilmesinde teklif veren milletvekillerinin en önemli dayanağı, ezanın Türkçe okunmasına dair kanunun, laikliğe aykırı olduğu iddiası olmuştu. Öğrenen İslamcılık yüzeysel ele alındığında güzel görünüyor değil mi?
Amaçları gerçekleştirmek için güçlendirilen araçlar, kendi içlerinde iyi değillerse, sonuçta amaç'a zarar vereceklerdir. Dün amaç için kullanılan aracın, sonraki yıllar boyunca tüm Türkiye'ye ne büyük faturalar ödettiğini aklımızdan çıkarmadan düşünmek zorundayız.
Her şeyden önce geniş bir alna ihtiyacımız var. Öpülmek için değil, fikretmek için...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



