Cumhuriyet döneminde rik'a hattının büyük ustası, eski Türk edebiyatı hocası merhum Ali Alparslan'ı (ö. 2006) 6 Şubat 2011 Pazar günü kabri başında rahmetle andık. Bu vesile ile sanatın ve ilmin gücüyle "hoca"nın vefasının birleşmesine ve bu halin talebelerinde neşvünemâ bulmasına şahit olduk.
Ali Alparslan Hoca örnek şahsiyeti, vefası, tevazuu, hepsinden de önemlisi kıskanmadan vermeyi kendine şiar edinmesiyle gerçekten "hoca" idi ki, aynı duygular bir kısım öğrencilerine de yansımış olmalı ki, vefatından yıllar sonra hocalarını unutmadıklarını, vefanın bir eski zaman duygusu olmadığını gösterip kadirşinaslığı yaşattılar.
Hele öğrencilerinden biri vardı ki, görünürde olmak yerine "sır" kalmayı yeğlemişti. Vefakâr insan, mahviyeti kendine şiar edinmiş sevgili dost Necdet Şen telefon edip, "Hocanın sene-i devriyesinde ailesi, yakınları, talebeleri, arkadaşları ve sevenleri olarak kabri başında buluşacağız. Seni de aramızda görmek isteriz" dediğinde, "Ne demek elbette gelirim" dedim ve gittim.
Öğle namazını müteakip Karacaahmet Kabristanı'nda, tarif edilen yere doğru ilerlerken Necdet Şen'le karşılaştığım için kabri aramama gerek kalmadı. İyi ki haber vermişti sevgili dostum. Gönül huzuruyla gittiğim kabristanda, bir güzel insanın ruhuna büyük bir şevkle Fâtiha okumanın hazzını yaşadım. Orada İstanbul'un farklı yerlerinden kalkıp gelen vefakâr insanları gördüm, mutlu oldum. Birçok ilişkinin menfaate tahvil edildiği günümüzde, vefa hâlâ gönüllerde yer bulabiliyormuş, buna şahit oldum.
Evet, Ali Alparslan "profesör"dü, yani bugünün revaçta olan ifadesiyle "akademisyen"di, fakat o, yalın bir akademiysen olmaktan ziyade gerçek bir "hoca" idi. Günümüzün YÖK profesörleri, birtakım formaliteleri tamamladıktan sonra ahbap-çavuş ilişkisi içindeki bilim sınavlarını başararak "akademisyen" oluyorlardı, fakat onların birçoğu gerçekten "hoca" olamıyorlardı. Çünkü formel şeylerdi onların yapıp etmelerinin birçoğu. Haklarını yememek gerekir, elbette o basamakları hak ederek çıkanlar da var. Üniversal eğitim öğretimi omuzlayan bu hocaları saygıyla anıyorum.
Bugünün akademisyeni, söz gelimi "Ben eski edebiyat profesörüyüm" diyor. Oysa hocalık, "öğretim"in yanı sıra "eğitim"dir; hal ve hareketleriyle, insan ilişkileriyle, talebelerini insan yerine koyan tutum ve davranışlarıyla, bildiği hiçbir şeyi saklamadan isteyene verme arzusuyla hareket eden, öğrencisi aradığı zaman nerede bulacağını bilen kimse demektir. Eskiden "hoca", ya sınıfta ders anlatıyordur ya da odasında öğrencileriyle halvet halindedir. Hasta veya dışarıda özel bir işi söz konusu değilse, haftanın her günü mutlaka okulda olan kişi idi hoca...
Günümüz "akademisyen profesörü", adını Anadolu'nun herhangi bir üniversitesinin koridorundaki odasının kapısına asmış, cismi İstanbul'dadır, televizyon kanallarında görüntü veriyordur ya da dünyanın herhangi bir yerinde "görev" icra ediyordur. Maalesef bugün üniversitelerde "hocalık" kapı dışarı edilirken, "akademisyenlik" oldukça pirim yapıyor. Çok geçmez her konuda reçete bile yazmaya başlarlar.
Mezarlıkta ayak üstü sohbet ettiğim kişiler de merhum Ali Alparslan'ın "hoca" olduğunda hemfikirdiler. O, aynı zamanda bir İstanbul beyefendisiydi. Sınıfta eski edebiyat anlatan hocalığının yanı sıra o bir hattattı, yani o gerçek bir sanatkârdı. Onun sanatkârlığı sadece eli kalem tutmak değildi, sanatın inceliklerini ruhuyla bütünleştirmiş kişi demekti. Evet, Ali Hoca böyle birisiydi.
Merhum Ali Alparslan, eski Türk edebiyatı alanında yaptığım yüksek lisans sırasında hocam oldu, kısa bir süre de olsa yakından tanıma fırsatı buldum, sınav jürimde de yer aldı. Okuldaki odasına her girdiğimde odası hiç boş olmazdı, hep bir şeyler öğretme, anlatma gayreti içinde bulurdum hocayı. Onun, odasında boş durduğu hiç olmazdı, ya bir hat meşkiyle veya -konuşmacıların ortak kanaat gibi dile getirdikleri- en yeteneklisinden en "yeteneksiz"ine kadar öğrencileriyle meşguldü. Bu öğrencileri kabri başında hocalarının ruhuna dua ettiler.
Güzel bir vefa numunesi olarak öğrencisi Abdullah Uçman'ın konuşmasının yanı sıra Muhammet Nur Doğan, hocanın kabri başında hem düşüncelerini ve duygularını dile getirdi hem bir aşr-ı şerif okudu hem de "efrâdını câmi' ağyârını mâni'" bir dua yaptı. Ayrıca iki kari tarafından Yâsîn-i şerif okundu. Ayrıca yakınları ve öğrencileri tarafından kısa birer konuşma da yapıldı, hoca rahmetle anıldı.
Hocanın ailesinin evde hazırlayıp getirdiği ve kabri başında ikram ettiği helvanın yanı sıra, yine herkese verilen hat örnekleri de hocanın ruhunu şâd edecek cinstendi. Ayrıca hocanın fotoğrafının üzerine konduğu lokum ve şeker kutusu da, gelenlere "aileniz de tatsın" kabilinden zarif bir hareketti.
Annesiyle aynı kabri paylaşan hocanın mezarı, beyaz mermerle oldukça zarif ve sade bir şekilde yeniden düzenlenmişti. Başucundaki mermerin arka yüzüne yeni harflerle vefakâr öğrencileri tarafından "Hüve'l-bâkî, İ.Ü. EDEBİYAT FAKÜLTESİ HOCALARINDAN HATTAT, PROF. DR. Ali ALPARSLAN RUHUNA FÂTİHA 1922 - 2006", ön yüzüne ise Osmanlıca "Hüve'l-hallâku'l-bâkî, kibâr-ı hattâtînden merhum Ali Alparslan rûh'içün Fâtiha, 1426" şeklinde iki ayrı hat numunesi metin yazılmıştır.
Bir öğrencisi olarak, adaşı Hz. Ali'nin "Bana bir harf öğretenin kölesi olurum" kavli mûcibince, emeklerini minnetle anıyor ve Allah'ın rahmetinin "hoca"nın üzerine olmasını diliyorum.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



