Başsızlık çok kötü bir şey... Kafası koparılmış tavuk gibi; çırpınıp durur insan... Hedef belli değil, her yer zifiri karanlık. Herkesin itibar ettiği, yol gösteren, son sözü söyleyen ve söyledikleri emir telakki edilen kimse yok ortada... Şimdiki durumumuz aşağı yukarı bu şekilde. Kafamızı kaldırıp etrafımızda olup bitenlere şöyle bir bakalım; nasıl bir manzara var karşımızda?
Bir yanda Haçlı sürüleri... Bu defa taktik değiştirmiş; yarım asra yakın iş tuttukları, onların eliyle milletlere zulmettikleri yöneticileri yerinden kaldıran, kafasını koparıp atan, onların yerine yenilerini koyan, vefa bilmez, eli kanlı Batılı katiller...
Öbür yanda "yaşasın diktatörler devriliyor" diye onlara alkış tutan, sevinç çığlığı atan, bir sonraki hamleyi göremeyen yığınlar...
"At izi it izine karışmış" bir durum var ortada.
Ama ila-nihaye bu böyle gitmemeli. Bu olumsuz gidişata dur dememiz lazım. Önce Batılı katillerden sonra da Batıcı anlayıştan kurtulmak ve hesap sormak için hep beraber ayağa kalkalım; silkinelim ve kendimize gelelim.
Dilerseniz bu duruma nasıl gelindiğini tesbit ederek işe başlayalım. Arkasından çıkış yolunu hep birlikte ortaya koyalım.
Şunu hemen söyleyebiliriz: Batı cephesinde değişen bir şey yok aslında. Taktik aynı taktik; bayat ve köhne.
Milletleri aynı iğrenç tuzakla avlıyorlar. Geçtiğimiz yüz yılın başında Batılıların pis oyunu nasıl sahneye koyduklarını hatırlayalım: Sultan Abdulhamid 1909 yılında 31 Martçılar eliyle yönetimden uzaklaştırıldı ve kenara konuldu. İslam coğrafyası başsız kaldı. Çakal sürüleri hep birlikte ulumaya başladılar ve çullandılar üzerimize. Gözümüzü açtığımızda eli kolu bağlı, bedeninde her türlü operasyon yapılmış, yaşam destek ünitesine bağlı, başı gövdesinden alınmış bir ceset gibiydik. Bu durum 60 yıl sürdü ve ufak tefek çırpınışlarla böyle devam etti. 1969 yılında baş gövdeyle buluştu. Tedrici olarak işleri yoluna koymaya başladı. Bu defa da Başbakan Erbakan 1997 yılında 28 Şubatçılar eliyle yönetimden uzaklaştırıldı ve kenara konuldu. Dedik ya tuzak aynı diye. Senaryo da aynı senaryo... Peki, şimdi ne olacak? Bir 100 yıl daha mı bekleyeceğiz? Eli- kolu bağlı bir vaziyette... Çaresiz bir şekilde... "Yanlışın en tehlikelisi doğruya en yakın olanıdır" diye bir özdeyiş vardır. Hani çoktan seçmeli test usulü sınavlarda beklediği puanı alamayan, hep aynı yanlışı yapan, bir türlü imtihanı kazanamayan; bu sayede amele pazarının yolunu tutan üniversite adayları var ya? Öyle bir şey işte...
Dedik ya bu "bu böyle gitmemeli" diye. O halde çözüm önerilerimizi sıralayalım:
- Bundan böyle alternatif yol bulacağız diye sonu "Roma'ya çıkan!" yollara sapmayalım.
- Bizi biz yapan değerlere yeniden ama bu defa kopmayacak şekilde sımsıkı sarılalım, dağılmayalım ve geleceğimizi bu değerler üzerinde yeniden inşa edelim.
- Türkiye'de ve Dünyada her partinin gıpta ettiği ve adeta şapka çıkardığı teşkilat modelimizi güncelleyelim; teşkilat içi ve teşkilat dışı sözü olan herkesin katkılarıyla yeni bir dönem başlatalım.
- Sistem karşıtı ortak söylemler geliştirip toplumsal muhalefetin merkezi olalım; sistemin rahatsız ettiği, ezdiği milyonları yanımıza alarak meclise girelim, halkın ve hakkın iktidarı için kolları sıvayalım.
- "Refah Partisi'ni ikiye bölmek yetmez üçe bölmek lazım" sözünü tersine çevirelim ve cazibe merkezi olmak için ne lazımsa araştıralım, bulalım ve uygulayalım.
Şimdi toparlanma ve üzerimizde oynanan oyunları bozma zamanı. D-8'ler çekirdeği etrafında kenetlenme, D-60'ların plan-programını yapma zamanı. Şimdi iş yapmanın tam zamanı...
Görülecektir ki işler sanıldığı kadar zor değil. Yeter ki sağlam bir niyet edelim, besmeleyi çekelim ve yola koyulalım.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



