İsrail karşıtlığı, günümüz dünyasında zulme, haksızlığa, bencil, şımarık ve barbarca tavırlara cephe almanın simgesi gibidir ve tüm bunları içeren bir kapsama sahiptir. Kasıtlı olarak anti-Semitizm veya Yahudi aleyhtarlığı olarak ele alınmasına değinmeye bile gerek yok. Ondan tamamıyla farklı olduğunu, anti-semitizme yormaya çalışanlar da biliyor çünkü. Devlet erdemine ve ciddiyetine yakışmayan hareket tarzı, başına buyrukluğu ve orantısız şekilde kin güden (katliama varan) uygulamalarıyla İsrail'e karşıt olmak, modern insanın olmazsa olmaz vicdan kriterlerinden biridir demek bile mümkün olabilir.
Bu ifadeye önyargıyla yaklaşacak insanlara biraz sükûnet tavsiye etmeli. Mesela, milyonlarca insanın gözleri önünde İsrailli askerlerin Filistinli çocukların kollarını, bacaklarını kırmasını, Gazze şehrini dış dünyaya kapatıp hastane, okul dahil her yeri insafsızca ve vahşice bombalayan İsrail ordusunu, parçalanmış bebek ve çocuk görüntülerini, savaş atmosferinde bile kullanılması yasak olan fosfor bombasının tamamen savunmasız insanlara karşı kullanılmasını, çocuğunu korumaya çalışan bir anneye silah doğrultan asker görüntülerini zihinlerinde canlandırsınlar veya bir zahmet bizzat bu görüntülere baksınlar. Bazı insaflı Yahudiler bile, bu terörist devlet olgusunun farkındadır ve bu kendini bilmezliğe isyan halindedirler. (Elbette ki, inanç noktasındaki bazı detaylar yüzünden karşı olanlar da var) Ciddi manada insanlığın başına bela bir unsur haline gelmiştir ve "cılız" tepkileri önemsemediklerini de ısrarla ve meydan okurcasına dillendiriyorlar. Bu noktada, bu zalim ve şımarık yaklaşıma (dolaylı veya doğrudan) bu cesareti verenleri aklımıza getirmekte fayda var. Aynı şekilde, "cılız" tepki veya amaca hizmet etmeyen çıkışların da zalimi zulüm de daim kıldığını hatırlatmaya gerek yok sanıyorum. Daha da güçlendiriyor haliyle.
Ortadoğu'nun bağrındaki bir hançer tanımlaması, gerçekten de tam olarak anlatıyor bu devleti (veya her neyse artık). Toprak satın almalarıyla azar azar yerleşmeye başlayan Yahudi nüfusu, ilerleyen zamanda kurdukları terör örgütleriyle de bugünkü mevcudiyetlerinin temelini attılar. Şiddet eylemlerinin, Araplara karşı saldırılarının, toplumun huzurunu bozucu faaliyetlerinin önemli bir aktörü olan Irgun örgütü, daha sonradan kurulacak olan İsrail devletinin de yönetici kadrolarının (askeri ve siyasi) çekirdeğini oluşturdu. Bir bakıma, insanların bu terörist oluşuma öfkelerini yansıtırken, aynı zamanda da tarihi bir gerçeği de anlatıyor aslında "terör devleti" ibaresi.
Cetvelle çizilmiş sınırlar
Ortadoğu'ya bu hançerin saplanmasına 1917'deki Balfour Deklarasyonu sebep oldu. Diplomasiyi her daim akıl sır erdirilemeyen bir kurnazlıkla (!) icra eden İngiltere (bunun en güzel örneği olarak Ortadoğu'da cetvelle çizilmiş sınırlara, karman çorman edilmiş etnik ve demografik yapılara sahip, azınlıkların çoğunluklara hükmettiği devletlerin vücuda getirilmesini sayabiliriz. Mesela, Irak'ta Şii çoğunluğa Sünni azınlık hükmetti yıllarca ve Suriye'de de Sünni çoğunluk, Nusayri azınlığın tahakkümünde yaşadı) 1920'de Filistin üzerindeki mandasının Milletler Cemiyeti'nde tanınmasını sağladı. Bundan sonra da bir Yahudi Bürosu eliyle, İngiltere Filistin'deki Yahudi haklarına aktif olarak eğilmeye başladı. Her geçen sene artan Yahudi nüfusu ve yukarıda bahsettiğimiz Yahudi tedhiş eylemleriyle başlayıp, 1948'de devletleşmeye varan kanlı bir süreç yaşandı. Bir ulusun toprakları açıkça elinden alındı, işgal edildi, insanların hayatları ve vatanları tarumar edildi. Zorla ve tüm dünyanın ölüm sessizliği eşliğinde yapay bir devlet oluştu. Geçen 62 seneye rağmen, hala mevcudiyetini sürdürme noktasında korkuları olan bir devlet İsrail ve attıkları her adım ve hayata geçirdikleri her uygulamada hem bu korkunun izleri var, hem de binlerce yıldır özlemle yaşattıkları inançlarını hayata geçirebilmenin heyecanı.
Maalesef, onlar bu heyecanla neredeyse gözlerimizin önünde Mescid-i Aksa'yı yıkacaklar, ancak koskoca İslam dünyası ve tüm dünya, ah vah etmekten, "ayıp oluyor" demekten ve sabun köpüğü efelenmelerden öte bir şey yapamıyor veya birtakım hesaplarla yapmıyor. İsrail'e bir çöp tanesi düşse 1 hafta aralıksız bombardıman yapacak kadar hınçla, kinle ve vicdansızlıkla saldırıca, ancak ve ancak katliamları, insafsızlıkları ayyuka çıkınca, ölü sayıları artınca tepki veriyoruz, "dayılanıyoruz". Kimse inkâr etmesin, Filistin sorununu da herkes kanıksadı ve "Kudüs bir gün bağımsız olacak" veya "Mescid-i Aksa elbet bir gün işgalden kurtulacak" tarzı ifadeler "fasulyenin faydaları" kadar anlamlı ve içten söylenen sözler.
Cılız tepkiler...
Kendimize bakalım önce. 28 Mart 1949'da İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülkeyiz. 2007 Kasım ayında Şimon Perez, ilk kez bir Müslüman ülke parlamentosunda konuştu ve ayakta alkışlandı. Elbette ki, bu ülke Türkiye'ydi. İki ülke arasında, özellikle bir kısım Türk basınında ısrarla gündemde tutulmaya çalışılan ve var olduğu özellikle "vurgulanan" bazı anlaşmazlıklara rağmen, çok sıkı askeri, siyasi ve diplomatik ilişkiler hala devam ediyor. Türkiye'nin Filistin meselesine, dolayısıyla da İsrail'e bakışı, "tavşana kaç, tazıya tut" demekten farksız. Tepkiler engellenemez olunca ve kamuoyu baskısı artınca yapılan çıkışların samimiyeti sorgulanıyor haliyle. (Davos hadisesi) Verilen tepki, kitlelerin gönlünü soğutmak dışında hiçbir anlamlı sonuç vermiyor, hatta sıcaklığı dahi geçmeden yaraları (!) sarılmaya çalışılıyor. Konya'da yapılacak ortak bir tatbikat, yine ayyuka çıkan tepkiler üzerine İsrail hariçte tutularak yapılıyor. Bunun dışında her türlü ilişki, anlaşma vs. devam ediyor. Toplumun "gazının alınması"na da aynen devam.
En son "alçak koltuk" olarak ünlenen rezalete, görünürde biraz daha sert bir tepki veriliyor. Ancak, öğreniyoruz ki, "Türkiye'nin Tel-Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol, konutunda İsrail Parlamentosu Knesset'teki Türkiye-İsrail Dostluk Grubu üyelerine bir öğle yemeği vermiş. Alçak koltuk mağduru büyükelçi Çelikkol'un bu jesti, 'ilişkilerdeki soğukluğun giderilmeye başladığının işareti' ve 'ilk adımı' olarak değerlendirilmiş. Türkiye'nin 'İsrail ile İslam ülkeleri arasındaki köprü oluşuna' ilişkin misyon görevi üzerinde de epeyce durulmuş." (Kulis Ankara / M.Kurdaş-M.Yılmaz, 19 Mart, Millî Gazete) Ne söylenebilir ki buna?
Bütün bu tepkilerin samimiyeti, atılan adımların etkinliği oldukça sorgulamaya muhtaç. Zalimi zulmünde daim kılıyor bu "cılız" tepkiler, tribünlere yönelik tedbirler. Kilometrelerce ördükleri duvar da, Mescid-i Aksa'yı yıkmaya yönelik tüneller de yerli yerinde, kafasına göre insanları tecrit ediyor, katlediyor, zulüm üzerine zulüm yapıyor ve biz, yine, 24 Nisan'da Obama'nın soykırımı kabul etmemesi için milyon dolarları Yahudi lobilerine, verdiğimiz ihaleler karşılığında milyar dolarları İsrailli firmalara akıtmaya devam ediyoruz. Yarın öbür gün, insanlıktan utanacağımız bir katliam yapana kadar yine sesimiz soluğumuz çıkmayacak. O günün sıcaklığıyla beddua eder, kınar, elçimizi "istişare" için anavatana çağırırız, o kadar. "Alçak koltuk" krizinde kopardığımız fırtına, verdiğimiz tepki, sanki şu anda Filistin'de her şey çok güzelmiş gibi, sadece yeni bir katliamda veya insanlık suçunda gelecek bizlerden. Onun da samimiyetini tartışmak bile anlamsız zaten. Ey Filistin, kendin için gözyaşlarını biraz da bizim için dök. Bir "alçak koltuk" kadar bile değerin yokmuş meğer.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



