Başlıktaki cümle, aslında bir bakıma bir kesin hükmü de içeriyor gibi. Bazıları, "korkuyor" yerine "korkuyor mu?" demek isteyecektir. Daha ileri gidip "Korkmak mı? Hadi canım" diyen aşırı güvenlilere de rastlamak mümkün olur sanırım. Ama böyle düşünenlere, peki o zaman ne diye insanların kapılarına içlerinde "adayın ismi yazılı tükenmez kalem", "tanıtıcı broşür" ve "küçük bir helikopter" dağıtılıyor diye sormalı. (Dağıtılanlar için bkz. Başakşehir'deki evlerin kapıları. Diğer dağıtılanları artık herkes biliyor ama bunlar yeni mahsul, özellikle de ufak "helikopter" gerçekten de seçimler öncesinde tam bir tuluat) İktidarlarını daha da sağlamlaştırmanın hesabı içine girenlerin en büyük kâbuslarının, bel bağladıkları otoritelerinin ellerinin arasından kayıp gitmesi olacağını tahmin etmek zor değil. Belki bu aşırı güven, "mezarlıktan geçerken ıslık çalma" halidir, kim bilir!
Seçim atmosferine girildikten sonra iktidar ve muhalefet birbirleriyle adamakıllı çekişmeye başladı. İktidarın muhalefete, muhalefetin iktidara suçlamaları, salvoları dur durak bilmiyor. Tartışmalar bazen insanı çok rahatsız eder bir mecraya, üsluba da kayabiliyor. Bu noktada, muhalefetin bazı çok somut iddialarına, iktidarın kendi klasiği haline gelen "cevap vermemek için gündemi saptırma" manevralarını da eklemeli. Bir yandan da, "aman!" dileyen insanlara atılan fırçalar, azarlar, "artistlik yapma!" nidaları! Açıkça oy avına çıkan bir bakanın, yaşlı bir nine karşısındaki zor anları ve verdiği karşılık da "iktidarın vatandaşla diyalogları antolojisine" eklenecek cinsten. Tek başına iktidarın ve sözüm ona alternatifsiz olmanın verdiği "aşırı güven"le AKP, muhalefet partilerini pek de ciddiye almaz gibi gözükmeye çalışıyor. Hakkındaki iddiaları, suçlamaları "minder dışına" kaçarak, ilgisiz mecralara çekerek ve eski defterleri açma yoluna giderek savuşturmaya çalışıyor. Her fırsatta da, muhalefetin (ki CHP ve MHP'yi kastederek) eleştirinin ötesinde somut bir şey koymadığından dem vurarak puan toplama hesabındalar. Ve geçen seçimde olduğu gibi "alternatif olmadığından oyları heba etmeyin" nidaları.
Burada çok ilgi çekici ve açıklanmaya muhtaç bir nokta gizli. Öylesi bir nirengi noktası ki, zincirin en zayıf halkası aynı zamanda da. Dikkat çekici şekilde iktidar partisi ve onun bülteni gibi hizmet veren bir kısım basın organları (AKP Yayın Holding de diyen var), CHP ve MHP'den müteşekkil bir "muhalefet tanımı" ile kitleleri meşgul ediyorlar. Ellerindeki çok sayıda iletişim aracını ve yeri geldiğinde de devletin imkânlarını sonuna kadar kullanıyorlar, her türlü propaganda fırsatını kaçırmıyorlar. Her defasında da, bahsi geçen iki parti ile "dalaşma" oyununu sahneye koyuyorlar. Buradan nemalanmaktan medet umuyorlar. İlginçtir ki, ellerinden geldiğince AKP'nin ya CHP ile ya da MHP ile rekabet halinde olduğu söyleniyor. Kitlelerin etkilenmesi için, oyun istikametinin belirlenmesi için başarılı bir taktik olduğu bile söylenebilir.
Her nedense, ortaya konmuş olan bu "muhalefet" tanımının içine SP bir türlü girmiyor. Son zamanlarda git gide artan bir ivmeyle insanların dikkatini çekmeyi başaran, zihinlerinde (olumlu anlamda) soru işaretleri ve bir umut ışığı oluşturmaya başlayan bir parti, hangi amaca hizmet ettiği belli olan anketlerde "Diğer" seçeneğinin içine hapsedilerek, isminden mümkün mertebe bahsedilmeyerek es geçilmeye çalışılıyor. İktidara yönelik, diğer muhalefet partilerine nazaran, çok daha somut ve ciddiye alınması gereken eleştiriler yapan ve göz dolduran bir parti nasıl olur da görmezden gelinebilir? Sorunun cevabı aslında çok basit. Görmezden gelmek zorundalar, başka çareleri yok çünkü. Reel politiğe mahkûm olmuş bir vaziyette, sözüm ona "dünya gerçeklerine" uygun siyaset izlediklerini söyleyenlere, "milli" bir tepkiyle yüzleşmek ister istemez ağır geliyor. Yapılan göstermelik çıkışların, gayrımilli tavırların, icraatların, menfaat odaklı işlerin açıktan yüzlerine çarpılması, vicdanları rahatsız ediyor. Sıkışınca da "oyları bölmeyin", "birbirlerinden farkları mı var ki ayrı aday çıkarıyorlar?" gibi akla ziyan ifadelere sığınmalar. Sanırım bunu "gömlek değiştirmeden" önce düşünmek gerekirdi. Bundan kaçış yok elbette.
İktidara yakın, hatta doğrudan parti bülteni gibi çıkan (Bazıları açıkça kimi marketlerde ücretsiz dağıtılıyor ve bu bile hiçbir şekilde gündeme gelmiyor) malum basın organları, uzun süre görmezden gelmeye çalıştılar bu tepkileri, eleştirileri. Ancak, özellikle Çağlayan Mitingi sonrasında SP'nin kitleler üzerinde artan etkisi ve Genel Başkan Sn. Numan Kurtulmuş'un sorumlu ve temiz siyaset anlayışının halk indinde de giderek karşılık bulmasını görmezden gelmek mümkün olmadı. Davos çıkışını da bu bağlamda düşünmek gerek. Her türlü ambargoya rağmen yine de sesini duyuran ve geçen seçimlerdeki düşük oy oranı sebebiyle AKP'lilerin alaya aldıkları bir partinin ayak sesleri, o alaycılar tarafından korkuyla dinleniyor artık.
İlginçtir, Başbakan, kendisine veya partisine en ufak bir eleştiri yapana bile "ağzının payını vermeye" bu kadar meraklı ve hevesliyken, Saadet'in en sert eleştirilerine bile "ses etmiyor" hiç. "Kulağının üzerine yatıyor", yokmuş farz etmeye çalışıyor. Biliyor ki, cevap verdiği andan itibaren resmen muhatap olarak kabul etmiş olacak. Bu da, karşılaştırmaları, değerlendirmeleri beraberinde getirecek. Hoş, resmen muhatap alıp almaması çok da bir şey ifade etmeyebilir bu andan sonra. Farklı kesimlerden, farklı düşüncelerden insanların Sayın Kurtulmuş ile ilgili tepkileri Başbakan'ın uykularını kaçıracak cinsten çünkü. En son "Genç Bakış" programındaki öğrencilerin tepkileri (ki öğrencilerin Saadet Partili "bindirilmiş kıtalar" olmadığı aşikâr) bu bakımdan anlamlı. Gerek kariyer, gerek entelektüel birikim, gerekse de insanlara ve olaylara "akli", "sorumlu" ve "çözümleyici" yaklaşım açısından SP Lideri, Başbakan'ın çok ilerisinde görünüyor. Ki Başbakan, neredeyse tüm siyasi kariyerini yalnızca "belagat" ve "karizma" unsurlarına dayandıran bir politik figür olarak da değerlendirilebilir.
AKP, bu tarifi mümkün olmayan medya ve devlet imkânı destekli propaganda faaliyetleriyle belki diğer muhalefet partilerine fark atabilir. Ancak, bütün bunlara rağmen SP karşısında tuhaf bir tutukluk, bir moral zayıflık içinde gibi. Bazı yerlerde, AKP'li belediyelerin sadece SP afişlerini, bayraklarını indirmeleri bu açıdan ilginç görülmeli. Saadet, alternatifsiz gösterilmeye çalışılan ve "mutlak güç" olma yolunda ilerleyen AKP karşısında belki de ilk kez "moral üstünlüğü"nü ele geçirmiş durumda. Bu durum, AKP'nin haksız, hukuksuz, keyfi, gayrımilli, yandaşlarını besleme odaklı ve Türkiye'nin dışa bağımlılığını arttıran politikalarını benimsemeyen toplum kesimleri için de bir umut olabilir. Belki bu seçimde de yüksek bir oy alabilirler. Ancak, AKP'nin gelecek vaat etmediği, milli bir "kalkınma" ve "büyüme" konusunda söyleyecek bir sözünün olmadığı, bunca senedir iktidarda olmasına rağmen en kritik ve önemli konularda "somut" hiçbir başarısının olmadığı da artık aşikâr. Bu açıdan, orta ve uzun vadede AKP'nin uykuları çok kaçacağa benziyor. Kim bilir, tünelin ucundaki ışık bu sefer yaklaşmakta olan bir tren değil de, gerçekten de bir çıkışı göstermektedir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



