Yağmur çiselerken, dalgalar çok sert olmasa da sahildeki taşları okşuyordu. Göz alabildiğine uzanan deniz çizgisi insanı rahatlatıyordu. Yalova'dan başlayan yeşilin harmonisi ise kış mevsimi olmasına rağmen hükümranlığını sürdürüyordu. Esenköy'de toprağın mis gibi kokusu havada anaforlar oluşturarak gelenleri mest ediyordu. Böyle revnaklı bir atmosferde biz de büyük bir bilgemizi, âlimimizi ziyarete gidiyorduk. Hayatını akıl almaz bir özveriyle ilme vakfetmiş, gecesini gündüzüne katmış olan Ahmet Muhtar Hoca'yı ziyarete gidiyorduk. Ziyaret edip, onun ellerini öpecek, hayır duasını alacaktık. Hasta olduğunu söylemişlerdi. Böyle bir ahvalde onu ziyaret daha anlamlıydı. Çünkü o saygıyı fazlasıyla hak eden biriydi. Çok çalkantılı geçen bir yaşamı vardı. Çocukluğu bin bir sıkıntı içinde geçmişti. On yedi yaşında gençlik çağının başında Kur'an'a âşık olmuştu. Bu aşk onu bütünüyle sarmalayarak ilim menzilinde büyük fedakârlıklarla büyük engelleri aşmasına neden olmuştu. Kur'an aşkı onu öylesine sarmalamıştı ki, o yaştan sonra Kutlu Kitabı bir an bile yanından ayırmamıştı. Onun ilmini almak için her türlü fedakârlığa katlanmış, ne yol dinlemişti, ne de dağ. Suriye'ye gitmiş. Sonra Mısır'a. "El-Ezher Üniversitesi"ne... Yıllarca ilim yolunda koşup durmuş. Sonra da öğrendiği ilmi öğretmek için hayatını vakfetmişti... Hem ne vakfediş... Dilerseniz bu nokta da biraz geriye dönüp, onun bu onurlu yaşamını, bu "Büyükçınar"ın yaşam öyküsünü M. Ertuğrul Düzdağ Bey'in kaleminden aktaralım:
"Ahmet Muhtar Hoca, 1920 yılında Gaziantep'te doğar. Merhametsiz ve cimri bir baba ile üvey ananın elinde çok sıkıntılı bir çocukluk dönemi geçirir. Halı ve kilim tezgâhlarında altı yaşında dokumacılığa, yedi yaşında babasının ve üvey annesin akıl almaz baskıları ve eziyetleri sonucunda evden kaçmaya başlar. Sığırtmaçlık, bağ bekçiliği, çerçilik, kebapçılık, aşçılık, baklavacılık, marangozluk, Mersin'de deniz hamallığı ve Adana'da birkaç mevsim ırgatlık yapar. Derviş dedesiyle tekkelere giderken, dayısı onu kaçak rakı imalâtında ve esrar satıcısı olarak çalıştırır, içki âlemlerine götürür.
On yedi yaşından sonra gönlünü dolduran Kur'an aşkı ile her şeyi bırakıp, Arapça öğrenmeye ve öğretmeye başlar. İslâmî ilimleri tahsil edebilmek için elinden gelen gayreti sarf eder. Adını duyduğu bütün hoca efendilere başvurur. Polis tarafından takip edilir. Hapsolunup hakkında dava açılır. Nakşibendî tarikatına intisap eder. Kaçak olarak Halep'e ve Şam'a giderek, iki sene okur. Hayatını dokumacılık yaparak kazanır. 1945'te yurda dönüp askerliğini yapar.
Yirmi sekiz yaşında iken Gaziantep'te Şeyh Câmii'ne imtihanla imam tayin olunur. Ancak ilmini artırmak için, pasaport alarak yurtdışına gider ve on iki sene Kahire'de el-Ezher Üniversitesi'nde okur. "Usûlü'd-Din" fakültesini bitirir (1960). İki yıl da "Dâvâ ve İrşad" bölümünde ihtisas yapar (1962). Kahire'de iken Ezher hocalarının dışındaki âlimlerden de ders alır. Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Zâhid Kevserî ve Yozgatlı İhsan Efendilerden istifade eder. Aynı yıllarda, oradaki Türk ve Arap talebelere ders verdiği gibi, ihtisas yıllarında "Aynü'ş Şems" üniversitesinde de hocalık yapar. Mısır'daki İslâmî uyanış hareketlerini takip eder, konferans ve seminerlerini izler. İhvan hareketi, Nâsır ihtilâli ve İngiliz bombardımanı sırasında, Kahire'de, hâdiselerin içinde bulunur.
Tahsilini tamamladıktan sonra, Ezher'de hoca olarak veya Arap ülkelerinden birine geniş imkânlarla tâyin olunması tekliflerini kabul etmeyerek, İslâmiyet'in elli yıldır zulüm ve baskı altında zayıflatıldığı ana yurduna hizmet etmek niyet ve kararı ile 1962 yılında Türkiye'ye döner. Ezher'deki tahsili sırasında Türkiye'den evlenir. Beş çocuğu olur.
Ezher diploması o yıllarda kabul edilmediği için kendisine bir vazife verilmez. Ancak bunu bilerek yurda döner. İlk hocasına verdiği sözün gereği olarak, kim olursa olsun her isteyene ders verdiği ve ders okuttuğu kimselerden ömür boyu para almamayı prensip edindiği için, ailesini, dokumacılık, baklavacılık ve konfeksiyon işi yaparak geçindirmeye çalışır. İsteyenlere evinde ve temin edildiği her yerde ders verir. İmam Hatip Lisesi ve İlâhiyat Fakültesi talebelerine Arapça ve İslâmî ilimler okutur; onlar için kurslar açar; yaz kampları tertip eder. Talebelerini yetiştirmek üzere tercüme faaliyetlerine girişir. Onlarla birlikte "Divan İlmî Araştırmalar Müessesesi"ni kurar.
1948'deki altı aylık imamlığından sonra 1977'de, resmen vazife yapıp maaş aldığı ikinci yer olan "Diyanet İşleri Haseki Eğitim Merkezi"ne tayin olunur. Burada dokuz sene Arapça, Tefsir ve Hadis hocalığı yaptıktan sonra yaş haddinden emekli olur (1985).
Emeklilik sürecinde Yalova Esenköy'deki evinde, yine talebeleriyle ve yazmakta bulunduğu eserleriyle meşgul olur, hayattaki tek gayesi olan dinine hizmet yolunda çalışmalarına devam eder..."
İşte biz de bu büyük âlimi ziyarete gidiyorduk. Hastalanmıştı. Altı yedi sene önce yediği bir peynirden dolayı "Burusella" bakterisinin yol açtığı hastalığa duçar olmuştu.
Esenköy'e vardığımızda mezarlık, cami ve evlerin denize baktığı bir atmosferde Hocamızla görüştük. Yatağında yatıyordu. Bizi görünce çok mahzun oldu, aynı zamanda çok da sevindi. Ellerini öptük. Konuşma güçlüğü çekiyordu. Sorularımızı zor da olsa cevapladı. Yanımızda götürdüğümüz, kendi hayatını anlattığı dört ciltlik "HAYATIM İBRET AYNASI" adlı kitapları imzalattık.
Ayrılırken "Beni sık sık ziyaret edin" dedi. Yaşı doksanı bulmuştu. Hastalığına rağmen yine de sıhhati iyiydi. Üzüntüsü öğrencilerinden ayrı kalması ve onlara ilim öğretememesi idi. Veda sırasında ellerini öperken mahzun gözlerine dayanamayıp sarılıp sakalından da öptüm. Bu koskoca âlim bir çocuk gibi sevindi, duygulandı. Tekrar iki elini öperken "Beni unutmayın, ziyaret edin", dedi. Biz de ziyaret için söz verdik. Odadan çıkarken dualarını beklediğimizi söyledik. Onun ise mübarek gözlerinden yaşlar dökülmeye başlamıştı.
Mahzun bir şekilde aşağıya inerken bir dost gözyaşlarını kastederek, "İşte asıl dua bu olsa gerek" dedi.
Efendim, sizin de şayet yolunuz Esenköy'e düşerse mutlaka bu yaşlı bilgeyi ziyaret edin. Sizi gördüğünde dualarını esirgemeyeceğinden de emin olun.
Âlimlerin duasını almaktan daha değerli ne olabilir?
Not: Ahmet Muhtar Hoca'nın telif ve tercüme olmak üzere on civarında eseri bulunmaktadır...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




