Katip Çelebi'nin "Ben ahlâkı ahlâksızlardan öğrendim" argümanını ilk duyduğumda çok şaşırmıştım. Ahlâk gibi evrensel bir "değer" nasıl olur da ahlâksızlardan öğrenilebilirdi? İşte size öğrenilmesi ve onlar gibi yapılmaması gereken iki "ahlâksızlık" örneği! Günlerden bir gün Üsküdar Sapağı'ndan Gebze'ye giden münibüslerden birinde yolculuk yaptım. Bindiğimde münibüste birkaç yolcu vardı, orta yerde bir koltuğa oturdum. İş çıkışı saati olduğu için Uzunçayır'da müşteri yoğunluğu-bereketi vardı. Kısa bir müddet içinde münibüs doluverdi. Buna rağmen şoförün gözü doymuyor, her karaltıya hücum ediyordu.
Her akşam vakti olduğu gibi İstanbul Anadolu yakası E5 yolundaki trafik yoğunluğu had safhadaydı. Kural tanımayan şoför, bazan doğru gidiyor bazan direksiyonu doksan derece kırıp otobüslerin, diğer vasıtaların önüne kırıveriyordu. Fazladan bir yolcu alabilmek için taklalar attırıyor arabaya. Onun gibi davranan diğer sürücüler yüzünden duraklardaki trafik tam bir keşmekeş içindeydi. Kimi vasıta, durağa girmek için, kimi duraktan çıkmak için, kim de durak haricinde yolcu kapmak için uğraşıyordu.
Kimi insan da bu saatte herhangi bir vasıtada yer bulup evine gitmek için acele ederken, kim de elinde telefonla iş ya da ahbap görüşmesi yapıyordu. Sivil hayat denilen şey buydu herhalde dedim kendi kendime! Epeydir trafiğin böylesine yoğun olduğu bir saatte münibüs yolculuğu yapmamıştım. Çünkü genellikle trafiğin "ölü saatleri"ni tercih ediyordum.
Hayatın akışını ve dinamizmini yakalayabilmek için "hayatın içine damardan girmek" gerekir. Hayatın her bir kesimi ve safhası birbirinden farklı, fakat birbirinin devamı niteliğindeydi. Gün içinde hastahaneler ayrı bir görüntü verirken, yollarda farklı bir çile yaşanıyordu. Hayat tam bir "koşu"ydu. Öyle bir koşu ki koşmazsanız kaybediyor ve yarıştan düşüyorsunuz.
Gözlemlediğim kadarıyla "iş" ve "yol" yorgunluğu herkesin yüzünden belli oluyordu; insanların sinirleri iyice gerilmişti. İster bay ister bayan olsun, yüzlerindeki olağan dışılık tedirgin ediciydi. İnsanlar patlamaya hazır bomba gibi göründüler gözüme, sanki burunlarından soluyorlardı.
İşte böyle bir atmosferde en arka koltukta oturan bir "vatandaş!" oldukça yüksek bir sesle telefon görüşmesi yapmaya başladı. Konuştuğu kişiyle alacak-verecek ilişkisi yaşadığı konuşmasından belli olan bu kişi, karşısındakine meydan okuyordu: "Kimin varsa topla gel ama ben yalnız geleceğim!" diyerek kendine acındırmaktan da geri durmuyordu.
Telefonla tartışmasını sürdüren kişi aynı şeyleri tekrarlamaktan bıkmıyordu. Benim dahi sinirlerim öylesine gerildi ki, "Lutfen biraz yavaş olur musunuz" diye müdahale etmeyi geçirdim içimden. Fakat yine de sabrı tercih ettim. Çünkü kendini bilen ve laftan anlayabilecek biri böyle bir telefon görüşmesi zaten yapmazdı. Onu muhatap almak, edepsizle "edepsizlik yarışına girmek" olurdu.
Düşüncesizliğin ve densizliğin bu gibi renklerine hayatın her alanında rastlıyoruz. Hele İstanbul "büyük şehir" olduktan sonra! Bu arada büyük harflerle yazılmış ve ışıklandırılmış "İstanbul Medeniyet Üniversitesi" levhası gözüme ilişti. Olması gereken yerde olmayan "medeniyet" sanki kavramlara ve kurumlara havale edilmişti. Medeniyet hayatın içine bir türlü giremiyordu. Kim bilir orada da "medeniyet" adına ne cinayetler işleniyordu! Çünkü "okumuş" insanların "çiftesi" bir başka oluyordu. Bu ülke bu zamana kadar bunlara çok tanık oldu.
"Başka"sını rahatsız etmeden yaşamayı bilememek ne kötü! Medeniyetin yeri yurdu olmazdı ama yine söylemeden edemiyorum. "Başka bir İstanbul yok!" Büyük şehirlerde medeniyete daha çok ihtiyaç var. Çünkü sıkışık bir vaziyette "birlikte yaşama"nın adıdır şehir! Hele İstanbul gibi nimetlerle külfetlerin başat gittiği büyük bir şehirde her türlü hal ve hareket daha çok göze batmaktaydı.
Göztepe'den de kalabalık bir grup bindi. Orta yaşın üstünde bir adam şöföre para uzattı, "dört kişi Gebze" dedi. Şöför iyi takip etmiş olmalı ki "Beş kişi değil mi" diye sordu, o da hiçbir tepki vermeden yani yüzü dahi kızarmadan "evet" dedi ve "beş" yolcu parası ödedi. Şöför hem yoğun trafikte direksiyon sallıyor, hem inen binen vatandaşları kolluyor hem de duraklar arasındaki ücretleri kimsenin itirazına mahal vermeden tahsil ediyordu. Ekmek parası kazanmak hiç de kolay değildi "kurtlar sofrası" kanunlarının hâkim olduğu büyük şehirde!
Kendini bilmez birinin "toplu taşıma vasıtası"nda yapılmayacak bir telefon görüşmesi yapması sinirleri felç edebilmektedir. Yine başka bir vatandaşın üç kuruş daha az ücret ödemek için göz göre göre "yalan söylemesi" hiç de katlanılacak bir şey değildi.
Bu tür örneklerin nicelerine rastlıyoruz günlük hayatın her bir safhasında. Bunların her birini "ibretlik" hadise olarak görmek ve "ahlâk"ı öğrenmemize katkı sağlaması gerekir. Önemli olan elbette bu adamlar gibi "ibretlik olmamak"tır, fakat her medenî vatandaş "ibret almak" durumundadır.
İstanbul'un tam da merkezinde münibüslerin hâlâ ne işi var demekten kendimi alamıyorum.
Saati belli, durağı belli, ücreti belli, gideceği yer belli, ne zaman varacağı belli gerçek toplu taşımaya bu millet hâlâ lâyık değil mi? Bu milletin çilesi daha bitmedi mi? Kimsenin insafına kalmadan ücretini ödeyip yolculuk yapmak bu milletin hakkı değil mi? Çileyi görmek için "çilenin mekânı"na gitmek gerekir.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



