Doğruyu eğriden, hakkı batıldan, güzeli çirkinden, erdemi erdemsizlikten ayırt etmeye çalışmak, bu uğurda bir an bile aymazlığa (gaflete), durağanlığa, atalete düşmeyecek bir bilinç sahibi olmak, insan olmanın vücubudur, gereğidir, en azından ön şartıdır. Çünkü insan olmak, aynı zamanda kendini bilmektir, kendini tanımaktır. Kendini bilmek, tanımak ise ömür boyu, hayatının maddi ve manevi boyutunun titizlikle murakabe ve muhasebe sürecinde sürdürülmesi, yaşanması ve gözetilmesi anlamına gelir. Fakat kendini tanıma, mesela Budacılıkta veya Hıristiyanlığın bazı mistik (batınî) mezheplerinde gözlemlendiği gibi, duyarsızlığa, atalete, durağanlığa sardıran adeta olumsuz bir bencil (egoist, nefsi) bireyciliğe bağlanmamalıdır, gerçek anlamında bağlanamaz da.
Aksine, kendini tanıma, dışarıyla içerinin altın dengesini kurmayı gerektirir. Bu dengenin kurulmasında katı, hiç değişmez yöntem, yol bellemek yerine, sayısız yöntemin, usûlün, yolun bulunduğunu, bulunacağını farz etmek daha uygundur. Sözgelimi, Nakşibendiyyenin düsturu mesabesinde ortaya konulan "uzlet der encümen" (halk içinde Hak ile olmak) i böyle anlamak mümkündür. Bunun amele, pratiğe yansımasını "halka hizmet, Hakka hizmettir" biçiminde ifade edildiğini söyleyebiliriz. "Feragat ahlâkı" şeklinde nitelendirilen anlayışın kökleri burada aranmalıdır. Peygamberden örnekleriyle tevarüs edilen ahlâk, elbette feragat ahlâkıdır ve her bir Müslüman'ı özgül kişiliğe büründüren de budur.
Bu bağlamda bir Müslüman, kendini tanıma, Peygamberin kutlu sözünde dile getirdiği "büyük cihat" sürecinde, en yakın çevresinden başlayarak bütün bir yeryüzünde olup bitenleri bu bilinç üzre görme, gözetme ve değerlendirme yükümlülüğündedir. Bir başka söyleyişle sadece tek bir ağaca, yani kendi benine, varlığına ve menfaatine yoğunlaşarak, kendini tanıma eylemini, "büyük cihadı" tamamlayamaz. Oysa şiirde anlatıldığı gibi;
Kaç aç varsa hepsi ben
Kaç hasta varsa hepsi ben
Kaç liman önlerinde dönen
İşsiz hamal hepsi ben
Kaç aşktan ters yüz edilmiş
Aşık varsa hepsi ben
Bütün çiçeklerle donanıp
Bütün insanlarla ölen" diyebilmelidir.
(Sezai Karakoç, Çatı)
Nice bir zamandır, "senin çınarın, söğüdün sarardı, yaprakları uçup gitti, rüzgârda savruldu, dalları, kolları budanıp kırıldı. Toprağın çöldü, tuzlanmıştı. Gürül gürül akar suların kurudu. Zaten çınarın da, söğüdün de öyle matah bir şeydi. Vazgeç bunlardan. Bak cicili bicili saksılarda, hep öyle göreceğin çınarlar, söğütler, ağaçlar veriyorum sana, plastikten olsa bile, bunlarla yetinmesini bil!" diye geldi Batı ve onun sözcüleri.
Şimdilerde ormanı, ormana bakmayı da unut. Zaten seçemiyorsun önünde duran ağaç ormanını. Üstelik onu koruyacak gücün de yok, bakıp gözetecek takatten de kesilmişsin. Belki de bir rüyadasın, ağaca bakarak ormanı tahayyül ediyor, olmayan dünyalar kuruyorsun.
Telkin edilen bu ve benzeri iğvalar, ayartmalardır. Bunlarla da yetinilmiyor. Diretirsen saksıda verdiğim plastik ağaç bozmasından da olursun.
Fakat bizi, önümüze koyduğu saksıdaki plastik ağaçla oyalarken ormanımızdaki ağaçları doğruyor, toprağımızı çölleştiriyor, sularımızı başka kanallara akıtarak yönünü değiştiriyor. Dünyamızı talan ediyor. İstiyor ki hiç ses çıkartmayalım, yanlış yapıyorsun tarzında ikaz ve itirazda bulunmayalım. Böyle yapacak olduğumuzda, yedeğindeki dağarcığında çıkarttığı maytabı patlatıveriyor, korkmamızı, sinmemizi, ne dediyse ve istediyse öyle davranmamızı bekliyor. "Kökten dinci"den "terörist"e kadar envai çeşit maytaplardır bunlar. Dediğini ve istediğini eksiksiz yapmaya hevesli içimizdeki hariciler, daha yüksek sesle, "aman plastik saksıdaki ağaçla yetinelim, sonra ondan da yoksun kalırız" diye başlıyorlar çığırışlara.
Maharet, ayartmaları duysak bile, ağaca değil, ormana bakabilmektir. Ormanda çınar, söğüt, çam, ladin, ıhlamur olduğu kadar karaçalı da bulunur. Orman ağacıyla, çimeniyle, kuşuyla ve kurduyla ormandır ama her halükârda bizim ormanımızdır o. Kendimizi kendimize tanıtacak, bildirecek, biliştirecek ormandır o aynı zamanda.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:




