Yemeye kalkışmadılar, parçalamaya çalışmadılar, garip hareketlerde bulunmadılar, çevreye zarar vermediler, dikkat ettim üzerlerine giydikleri elbiseler kumaştan imal edilmişti, hayvan postu değildi, ayrıca kıyafetleri tuhaf değildi. Hiç kimseye saldırmadılar, hiçbir mahlûka, hiçbir eşyaya zarar da vermediler. Ellerinde okları, mızrakları, sopaları da yoktu. Yanlarında maymunları, filleri de yoktu. Birbirlerine sokulup çevreden korunmaya da kalkışmıyorlardı. Gözleriyle, elleriyle, ayaklarıyla garip hareketler de yapmıyorlardı. Üzerlerinde dağdan inmiş edası ise hiç mi hiç yoktu. Kimden mi bahsediyorum? TC Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından tertip edilen ve ikincisi yapılan, 21 Kasım 2011 Pazartesi günü Dolmabahçe Sarayı'nda başlayan II. Afrika Müslüman Liderler Zirvesi'nden söz ediyorum. Davetiyeyi aldığımda gidip gitmemekte tereddüt etmiştim, fakat şuur altımdan bir güç beni harekete geçirdi, "gitmeliyim" diyerek ve hatta programı başından itibaren seyretmeliyim ve her konuşmayı ayrıntısına kadar dinlemeliyim diyerek erken saatte yollara düştüm. "Vahşi Batılılar"ın kötü niyetle hazırlanan televizyon programlarının etkisiyle olsa gerek ki "yamyam Afrikalılar"ı mı göreceğim diye düşünmedim de değil! Zirveye katılımcı olarak Afrika kıtasının her ülkesinden onlarca insan gelmişti. Erken saatlerde Dolmabahçe Sarayı'nın kapısından içeri girerken, neler geçirdim aklımdan bir bilseniz. Boğaz'ın en görkemli yerinde, oldukça geniş bir alanda emin adımla ilerliyorsunuz, saraya gireceğiz derken karşınıza güzel mi güzel havuzlu bir bahçe çıkıveriyor. Güzellik nerede olursa olsun insanı büyülüyor. Oysa buraya kim bilir kaçıncı gelişimdi. Tanıdığım kişilerle karşılaşıyorum ve onları selâmlıyorum. Protokol gereği görevliler yerlerini almışlar ve "hoş geldiniz" diyorlar misafirlere. Mermer merdivenlerden çıkınca hayretinizi içinizde tutarak Muayede Salonu'nda buluyorsunuz kendinizi. Geniş bir salon, süslü fakat rahatsız etmeyen tezyinat ve eşyalarıyla gurur duymanıza sebep oluyor. Burada sanatın, müzelik olmaktan çıkıp günlük hayatın bir parçası olarak doğallaştığına şahit oluyorsunuz. Salonda kimseyi rahatsız etmeyecek, kimsenin de gözü olmayacağı bir yer belirleyip oturuyorum. Davetlilerin gelmesiyle "oturma yeri sorunu" yaşanacağı kendini belli ediyordu. Nihayetinde de öyle oldu. Bu tür toplantılarda protokol idare etmek bir marifet ister. Bilâhare "yerli davetliler"den rica edilerek yerlerini "Afrikalı misafirler"e bırakmaları istendi. Keşke herkesin yeri önceden belli olsaydı da, toplantının amacını daha etkili kılsaydı. Afrika'nın bütün renklerini, insanlarının masum ve mağdur duruşunu, onurunu sergileyen katılımcılar arka arkaya gelmeye başladılar. Toplantı boyunca birçoğu ellerindeki kameralarıyla toplantı salonunu ve konuşmaları kaydetmeye çalıştı. Davet eden kurum ve ülkeye duydukları güven onların hallerine de yansımıştı. Bu yüzden olsa gerek ki resmî bir ortamda bulunmaktan ziyade doğal bir ortamdaymış gibi bir tavır sergiliyorlardı. Görebildiğim kadarıyla hepsi de çevrelerine sevecen bir şekilde bakıyordu. Toplantı, bir hâfızın Kur'an'dan günün anlamına uygun olarak seçtiği "bütün müminlerin kardeşliğini" vurgulayan aşr-ı şerif okumasıyla başladı. Afrikalı katılımcılar okunan âyetlerle iletişim kurabildikleri için anlatılanları başlarıyla tasdik ediyorlardı. Kur'an tilâvetinden sonra konuşmalara geçildi. Birkaç ülkenin temsilcisinin yaptığı konuşmada hepsinin hayranlığı ve geçmişte Osmanlı'nın ülkelerine götürdüğü hizmetlere minnet duygularını belirtip Türk insanının geçmişte olduğu gibi bugün de kendileri destek olmasını, sahip çıkmasını istiyorlardı; kardeşin kardeşten herhangi bir istekte bulunması samimiyetiyle. Batılı insan, Afrika'yı iliklerine kadar sömürmüştü. Sömürmekle kalmamış bir de onların "yamyam", "ilkel varlıklar" olduklarını ilân etmiş, bunu da önemli ölçüde başarmıştı. Oysa nice güzel insanın yaşadığı, el değmemiş doğasıyla güzel bir coğrafyaydı Afrika. Çilenin, ıstırabın yoğurduğu Afrikalı liderlerin konuşmalarında yaptıkları temel vurgu, Afrikalı insanların beklentisinin kendilerine uzanacak "dost bir el" beklentisiydi. İslâm onları öylesine güzelleştirmiş ki, hemen gözlerimin önüne Hz. Peygamber'in kucak açtığı Habeşli Bilâl geliverdi. Onların her biri bir Bilâl'di, Bilâl olma sevdası taşıyorlardı gönüllerinde. Meselâ Komor adaları cumhurbaşkanı konuşmasıyla, hal ve hareketleriyle ne kadar da Bilâl'di. Hele DİB Başkanı Mehmet Görmez'in isteği üzerine okuduğu kaside her birimizin ruhuna tercüman oldu.
Böylesine anlamlı ve kucaklayıcı bir çalıştaya öncülük ettiği için Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kutluyorum. Hac organizasyonları Diyanet'e epey tecrübe kazandırmış. Artık Diyanet'in "millî" kabuğunu aşıp "evrensel"e de yönelmesi gerektiğinin vakti gelmiş! İslâm'ın evrenselliği tekrar dirilmeli, müslüman toplumların üzerindeki ölü toprağı silkelenmelidir. Her birimize düşen de İslâm'ın dirilişine vesile olacak gayretlerden kaçınmadan "Dünya bizimdir" diyerek hakkı ve adaleti, kardeşliği, yardımlaşmayı dipdiri yaşar ve yaşatır hale gelmeliyiz.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



