Türkiye'nin 1980 yılındaki 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül darbesiyle ekonomik, siyasi ve toplumsal anlamda yaşadığı değişimler bugün daha iyi anlaşılıyor. Küresel (hakim) ekonomik sisteme entegre olma çabaları sonuç verdi ve Türkiye, bugün siyasi anlamda, Batı'nın 3. dünya ülkelerine örnek gösterdiği bir model olarak göze çarpıyor. Ne gelişmiş, ne az gelişmiş, arada bir yerde. Coğrafi olarak köprü olduğumuz gibi, bu anlamda da köprülükten kurtulamıyoruz yani.
Ekonomik olarak ise küresel güçlerle tam bir uyum içinde olan Türkiye, sistemin gerektirdiği kafa yapısını da hayata geçirmiş durumda. 2001 krizinden sonra Kemal Derviş eliyle uygulanan IMF programı, bugün pek çok ülkeye IMF'nin "başarı örneklerinden biri" olarak gösteriliyor. O günden bugüne kadar olan süreçteki uygulamalar da, küresel ekonomik sistemi memnun etmeye devam ediyor haliyle, özelleştirmeler örneğin.
Bahsini ettiğimiz kafa yapısı değişmesi toplumsal değişmeyi de körükledi ister istemez. Eskinin kanaatkar insanlarının yerini "tüketim delisi", kredilerle ve kredi kartlarıyla "sanal bir zenginlik" yaşayan, haz almayı hayatının merkezine yerleştirmiş ve benmerkezli olmayı fedakar olmaya tercih eden bir insan tipi aldı. Tasarruf etmek yerine devamlı harcamak öyle bir hale geldi ki, OECD ülkeleri içinde tasarruf oranı en düşük ülkeyiz şu anda.
Hayata geçirdiğimiz, uğruna geçmişten gelen ve kültürümüzün mahsulü olan zihniyetimizi terk etmemize sebep olan ekonomik sistem, dünyada süregelen adaletsizlik ve sömürünün kaynağı durumunda. Nerede uygulanmaya başlansa, orada toplumun dengesini ve huzurunu bozuyor. Kapitalizmin kalbi olan Amerika'da bile bu kepaze sisteme karşı başkaldırıları gördük yakın zamanda.
Misal, daha 10-15 sene öncesine kadar yetersiz ücretler sebebiyle geçinemediklerinden şikayet eden ve mağduriyetleri herkes tarafından kabul edilen devlet memurları, bugün milyonlarca kişinin gıpta ettikleri bir durumda. Bu zaman zarfında, devlet memurlarının özlük haklarının, ücretlerinin müthiş bir iyileşme yaşamadığı bilinirken, insanların işsizlikten, alternatifsizlikten ve özel sektörün insafsız çalışma koşullarından kaçmak istediği bir sektör oldu kamu sektörü. Küresel ekonomik sistemin Türkiye'de uygulanmaya başlanması ile birlikte bir zamanlar burun kıvrılan devlet memurluğu, hem garanti iş olarak görülmesi, hem de çalışma koşullarının özel sektöre kıyasla daha insani olması sebebiyle insanların kapısına yığıldıkları bir alana dönüştü. Şartlar öylesine kötüleşti ki geçen zamanda, bir zamanların beğenilmeyen alanlarına girebilmek için insanlar birbirlerini çiğniyor artık.
Bu arada, bir taraftan her ile, her ilçeye plansız şekilde üniversite açıp, diğer taraftan da öğretmen adaylarına "başka alternatifler arayın" demek tutarsız bir davranıştır. Geçen neredeyse 10 yıllık süre zarfında, milli gelirin 3 katına çıktığı gibi akla ziyan bir savı dile getirenlerin, küresel kapitalizmin şubesi gibi çalışmaları da normaldir, bir kadro için bekleyen yüzbinlerce gencin hayallerini tek bir cümleyle yıkmaları da. Çünkü, küresel sistem insan merkezli değildir, sermaye merkezlidir ve büyük halk yığınlarının mağduriyetinden beslenmektedir. 24 Ocak '80'deki kararların ekonomik sonuçları, toplumsal sonuçları da doğuruyor bugün ve sıradan memurluklara bile yüzbinlerce insan akın ediyor. Öğretmenlik gibi bir mesleğin de arada kaynaması ise işin tuzu biberi oluyor maalesef.
Bu ülkenin okumuş, yetişmiş insanlarının kendi alanlarında çalışabilmesi için imkanlar sağlamak yerine, "ne iş olsa yaparım abi" çaresizliğine mahkum etmeyi başardı yaşadığımız ekonomik ve toplumsal dönüşüm. 1980'den 30 sene sonra meyveleri alınıyor o dönemki eylemlerin ve kararların. Geçtiğimiz sene, bir önceki Milli Eğitim Bakanı, dert yanan ücretli öğretmenlere "Ücretli öğretmenliği seçmeyebilirdiniz" diyordu. Şimdiki sayın bakan ise "başka alanlarda şansınızı deneyin" diyor. Küresel sistemin mutlak zafer kazandığının teyididir bu laflar veya gaflar. "Adam harcama çarkları" iyi çalışıyor Türkiye'de.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



