12 Kızgın Adam (12 Angry Man) filmini mutlaka duymuş ya da seyretmişsinizdir. Filmde suç ve ceza üzerine çok güzel ayrıntılar vardır. Sidney Lumet'in elinden çıkan bu film sinema tarihine geçmiş bir yapımdır. IMDB ise ilk 10 film arasından kendine haklı bir yer edinmiştir. Filmde babasını öldürmekle suçlanan bir gencin yargılanma süreci ele alınıyor. Daha doğrusu 12 tane jüri üyesinin bu geç hakkında önyargısız bir karar vermesi gerekiyor. Ancak jüri üyelerinin 11'i genci görür görmez suçlu damgasını yapıştırıveriyor. Zaten film boyunca suçlanan genci sadece bir kere görüyorsunuz. Jüri üyelerinden sadece 1'i gence suçlu diyemiyor o da 8. jüri Albert Hastler. Hastler suçsuz olduğunu da söyleyemiyor. Sadece önyargısız bir şekilde konunun irdelenmesi gerektiğini açıklıyor ve jüri üyelerini de buna ikna etmeye çalışıyor. Film bir odanın içerisinde, jüri üyelerinin birbirlerini ikna etme çabalarıyla devam ediyor. Filmi bir yerlerden bulup da seyredince nedenli kaliteli bir dil kullanıldığını fark edeceksinizdir. Bu anlattığımız senaryoyla alakası olmayan ancak kalıp itibariyle 12 Kızgın Adam kalitesini yakalamış bir Türk filmi seyrettim ve bu da beni çok mutlu etti. Çok iyi hazırlanılmış ve o şekilde seyirciye sunulmuş bir filmin ses getirmemesi ve 3 günde sadece 1000 kadar kişi tarafından seyredilmesi de ayrı bir adaletsizlik olsa gerek.
Raskolnikov'dan Jan Valjean'a
Adalet kavramını aslında en iyi romanlarda işlendiğine inanırız. Suç ve ceza ikilemi üzerine gidecek olursak ilk olarak akla Dostoyevski'nin Raskolnikov'u gelecektir. Dostoyevski'nin, insanın vicdanı üzerine imtihanını mükemmel bir şekilde ele aldığı kitabı Suç ve Ceza'da nedense baltalı katile kızamıyorsunuz ve onun kendi kendine yargılamasına ortak oluyorsunuz. Her ne kadar tamamen suç- ceza kavramı üzerine kurulu olmasa da Victor Hugo'nun Sefiller'inde ki bir ayrıntı da aslında fazlasıyla etkileyicidir. Jan Valjean (ki zengin bir adam olunca Madlen Baba olmuştur) bu adamın önceden işlediği bir suçu bir başkalarına ithaf edilince her şeyini kaybetmek uğruna ortaya çıkıp 'Ben yaptım' diyebilmiştir. Bir de Gabriel Garcia Marquez'in Kırmızı Pazartesi romanında Santiago Nasar karakteri romanın sonunda Wene Hala'sına, "Beni öldürdüler!" diyerek aslında bir cümleyle tüm insanlığı yargılayabilmiştir. Her şey aslında vicdan hesabıyla bağlantılıdır. Vicdanınızla adil bir yargılama süreci gerçekleştirirseniz kendimiz de doğruyu bulabileceğizdir. Otomobiliyle kaldırımda yürüyen 5 kişiyi öldürdükten sonra en az cezayı alabilmek için yırtınanların ülkesinde olduğumuz için de bu vicdan olayını fazlasıyla sahiplenmemiz gerektiği kanaatindeyim.
Bir babanın vicdanıyla imtihanı
Yazı amacını biraz çıkmaya başladığı için burada durmak zorundayım. Amacım bir hafta gecikmeli de olsa Adalet Oyunu filmini kritik etmek aslında. Film çok güzel olunca daha önce kayıt altına alınmış güzellikler de ister istemez ortaya çıktı. Adalet Oyunu filmi, kızı öldürülen emekli bir ağır ceza hakimi olan Sezgin'in çıkmazını konu ediyor. Kızının kocası (damadı) tarafından öldürüldüğüne kendine inandıran ve damadının salıverilmesiyle de kendi adalet sistemini oluşturan Sezgin, damadını kaçırarak evinin altındaki hücreye hapsediyor. Yakın arkadaşları olan eski hakim ve avukatların şüphelenmesi ve durumu öğrenmesiyle durum daha da karışıyor. Damadının evde kurulacak yapay bir mahkemede yeniden yargılanmasını isteyen Sezgin bunda da başarılı oluyor. Film bundan sonra evdeki yargılanma süreci ve karakterlerin suç ve ceza üzerine kurdukları mükemmel diyaloglar üzerine ilerliyor. Filmin içeriği hakkında bu kadar bilgi yeterlidir. Eğer vaktiniz olur da görürseniz kimin suçlu, kimin yalancı, kimin haklı, kimin haksız olduğunu yakından göreceksinizdir.
Adalet Oyunu özenle hazırlanmış bir film
Filmin yönetmen koltuğunda hem senaristi hem yapımcısı olan Mahur Özmen'i görüyoruz. Aslından filmin iki yönetmeni mevcut. İkincisi ise Ali Özuyar. Bu ikilinin çok iyi iş çıkardığına inanıyorum. Umarım böyle de devam ederler. Filmin oyuncu kadrosu Mustafa Uğurlu haricindekiler pek de aşina olduğumuz yüzler değil, ama onlar da filmin kalitesini üst seviyeye çıkmasında katkıda bulunmuş. Özellikle de Sezgin'i canlandıran Erol Keskin, damat olarak seyrettiğimiz Mustafa Uğurlu rollerini fazlasıyla sahiplenmişler. Avukat rolünde gördüğümüz Tolga Evren ve diğer oyuncular Alp Öyken, Nihal Koldaş, Ali Fırat Şenyurt, Deniz Ural, Çetin Azer Aras, İsmail Düvernvi ve Kemal Bekir Özmanav da rollerinin hakkını fazlasıyla vermişler. Film görsel anlamda da oldukça başarılı, kamera açıları diyalog üzerine ilerleyen filmi izlenir kılabiliyorsa bunda Görüntü Yönetmeni Yusuf Güven'in payı büyüktür. Yusuf Güven'i bu anlamada tebrik etmek gerekir. Filmdeki o gizli gerilimi de kamera açılarıyla çok iyi yansıtmış. Filmin müzikleri Serkan Sönmez'e ait. Sönmez'in müzikleri filmle fazlasıyla bütünleşmiş. Sırıtan ve gereksiz müzik dinlemedik. Adalet Oyunu filminin Sanat Yönetmenliğini Natali Yeres üstlenirken Nur Arık da yardımcı yönetmen koltuğuna oturmuş.
Türkiye'de adaletsiz sinema sistemine yakalanıyor
Film güzel bir evin içerisinde geçiyor. Zaman zaman da deniz kenarına iniliyor. Adalet Oyunu her şeyiyle çok iyi olsa da Türkiye'de adaletsiz sinema sistemine yakalanıyor ve gişede fazlasıyla başarısız duruyor. Bunda belki de filmin fazla tanıtılmadan vizyona sokulmasının da payı büyük. Çünkü kendimde vizyona giren filmlere bakmak için girdiğim internet sitesinde kazara gördüm ve arkadaşları zor ikna edip gittim. Tanıtım safhasında biraz daha emek verilmeliydi. Daha sonra yeniden seyirciyle buluşur mu bilinmez ama 3 günlük seyirci sayısına baktığımızda vizyonda fazla kalacağını sanmıyorum. Eğer vaktiniz ve sinemada görme ihtimaliniz varsa seyredin derim. Filmde argo, çıplaklık ve olumsuz örnek teşkil edebilecek bir içerik de yok. Ailece de seyredilebilir; ancak küçük seyirci için sıkıcı olabilir. Suç ve ceza üzerine son yıllarda yapılmış iyi bir film görmek isterseniz Adalet Oyunu filmi az sayıda sinema salonunda sizi bekliyor olacaktır. İyi seyirler.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



