Bir günde 8 bin kişi katledilebilir mi? Hem de yakın bir geçmişte. 11 Temmuz 1995 sıcak bir yaz günü oldu bu soykırım.
Üstelik sivil halk, okul talebeleri, henüz ergen çocuklar katledildi.
Annelerin iki ya da üç çocuğunu katledecek kadar vahşi bir soykırımdı.
Gencecik kadınların eşlerini, küçük çocukların babalarını aldı kasaplar, her azasını bir dağın ardına atacak kadar barbarlaşarak.
İlle de anneler.
Hani bir kaza olur, kol ya da bacaktaki kesik, her yıl kazanın olduğu tarihte daha çok ağrı yapar.
11 Temmuzda da öyle olmakta Srebrenitsa'da.
Şehir karalar bağlamakta.
Zaten yüzü gülmeyen bahtı kara kentte, Temmuz gelmeye görsün.
Sıcak daha çok can yakmakta.
Anneler dışarı adım atmamakta.
Kendilerini, evlatlarının kokusunun geldiği odalara hapsetmekteler.
Günlerce bir kuru ekmeğin bile yüzüne bakmadan sadece ağlamaktalar.
Kapı önündeki karadutun tam da oluş günleridir temmuz.
Bahçedeki domateslerin kızarma dönemidir.
Kolaysa elleri gitsin domateslere ve dutlara.
Çocuklarından sonra onlara kalan dağ gibi bir hüzün, yalnızlık ve hastalık.
Çoğu dayanamamış bu ağır travmaya, ağır dertlere yakalanmışlar, ameliyatlar geçirmişler, iç organları iflas etmiş.
Doktor raporları, "yaşadıkları büyük üzüntünün sebebiyeti" diye yazmakta.
Neler yaşamamışlar ki.
Bazen çocuklarının katillerinin, ellerini kollarını allayarak dolaştıklarını bile görmekteler.
O zaman ciğerleri daha çok yanmakta.
Sırf o katilleri görmemek için bile evlerine hapsetmişler kendilerini.
Şimdi, yeşil sandukalar başında nöbet tutan fotoğraflar düşüyor masamıza.
Kış gibi üşüten.
Başlarında beyaz örtüler, gözlerinde acı.
Önceki gün çocukları için tekrar toplandılar mezarlıkta.
Yıllardır bedenleri kayıptı evlatlarının.
Uzun çalışmalar sonunda, kimlikler belirlendi, zira katledilenlerin bedenleri parçalanmıştı, her toplu mezardan bir azasını buldu yetkililer.
Kiminin tek bacağı yatıyordu o tabutlarda, kiminin sol kaburgası, kiminin kafatası.
Potoçari mezarlığında, yeşile sarılı ay yıldızlı tabutlarda anneler nöbet tutmakta idi, hazinelerden değerli evlatlarının kemikleri başında.
Daha genç olanlar, üç gün önce başlatılan ölüm yürüyüşüne katıldı. Yaklaşık 5 bin kişi, dün akşam saatlerinde yürüyüşlerini Potoçari Mezarlığı'nda tamamladı. Yürüyüşe katılanlar, mezarlık çevresinde kurdukları çadırlarda geceyi geçirdi.
Ay ışığında mezarlıkta kamp kurulur muymuş?
Gençler bir rock konseri için, İstanbul'dan teknelerle Ege'ye akıp,
Sevdikleri şarkıcıları izleyebilmek için çadırlarda kalıp, sıkıntıya katlanıyorlardı ya.
Onlar çadırlarda gece boyunca; dua edip, Kur'an okuyup, dünyayı gözyaşlarına şahit tuttular.
Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşından sonra yaşadığı en büyük trajedi olan Srebrenitsa soykırımının yıl dönümünde, anneleri evlatsız, çocukları babasız bırakan bu acı, aradan geçen onca yıla karşın hala taze.
Srebrenitsa'nın işgali üzerine 16 yıl önce sığındıkları BM bünyesinde görev yapan Hollandalı askerlerin bulunduğu fabrikada, önceki gün 613 kurbanın tabutu sıralandı.
Hollandalı askerler, kendilerine sığınanları, öldürüleceklerini bildikleri halde Çetniklerin eline teslim etmişti.
16 yıl sonra, cesetleri toplu mezarlarda parçalanmış halde bulunan Srebrenitsalı kurbanların cenazeleri, yeşil örtüye sarılı tabutların içinde, toprağa verilmek üzere Potoçari Mezarlığı'na omuzlar üzerinde taşındı.
Ancak kurbanların tabutları çok hafifti. Çünkü birçoğunun bedeninin bir kısmı hala meçhul yerlerde saklı idi. Tabutlar içinde ise kimisinin bacağı, kimisinin sadece kaburgaları, kimisinin ise sadece kafatası bulunuyordu.
Srebrenitsa'da acının anıtı dikildi.
Her tabutun başında aileleri ve yakınları gözyaşı döktü.
Ölümlerin üzerinden değil 16 yıl, asırlar geçse de, unutulmayacak bir acı bir kez daha yaşandı.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



