Bir önceki yazımızda, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi'nin bir açılımlar tarihi olduğundan hareketle, son bir kaç aydır üzerinde çokça konuşulan, tartışılan ve hem kaygı hem de umut üreten "Açılım" projesinin söz konusu tarihsel gelişimin bir durağı olduğunu iddia etmiştik. Dahası, Açılım'ın anlaşılabilmesi için, 1923'te ilan edilen Cumhuriyet'in temel nitelik ve referans noktalarının, ideolojik çerçevesinin ve öngördüğü toplum yapısının anlaşılması gerektiğini belirtmiştik. Bu açıdan, 1923'ten başlayıp, 1961 Anayasası'nın hazırlanmasına kadar olan süreç, Cumhuriyetin kurucu ideolojisinin domine ettiği bir dönem olmasının yanı sıra, uygulamaları bakımından da "Birinci Cumhuriyet" olarak adlandırılabilir. Çünkü 61 Anayasası'nın hazırlanmasından sonra Cumhuriyet paradigması hatırı sayılır bir şekilde yön ve amaç değişikliğine gitmiş, dolayısıyla da yeni bir başlangıç iddiasında bulunmuştur.
Milletler mi devletleri, devletler mi milletleri yaratır?
Birinci Cumhuriyet, dönemin popüler akımı gereği, bir Ulus Devlet modeli olarak kuruldu ve toplumsal öngörüsünü, ya da daha doğru bir ifadeyle, inşa etmek istediği toplumu bu ideolojik çerçeve ile kurmaya çalıştı. Ulus Devlet, bilindiği gibi öncelikli iş olarak kendi coğrafi, tarihi ve politik argümanları doğrultusunda bir model, bir tahayyül ortaya atar ve bu tahayyüle göre bir ulus inşa etmeye çalışır. Milletlerin mi devletleri yoksa devletlerin mi milletleri yarattığı konusu uzun süreden beri akademik çevrelerde tartışılır. Bu konuda üç temel yaklaşımdan söz edilebilir. Birincisi, "idealistler" olarak adlandırabileceğimiz çevrelerin savunduğu görüştür. Bu görüşe göre ulus ya da millet, şimdi olduğu gibi tarihte de tek bir toplamdan ibaretti. Ulus her zaman aynı ortak ülkü, duyarlılık, refleks, gelenek, yaşayış biçimi, inanç, dil ve soy birliliğine sahipti. Devletlerin bu sürece yaptığı tek katkı ise bütün bu benzerlikleri ihtiva eden ulusun parçalarını bir araya toplayarak tek bir merkez etrafında örgütlemek, ona siyasi bir çerçeve kazandırmaktır. İkinci yaklaşım ise, "modernistler" olarak da adlandırabileceğimiz çevrelerin dile getirildiği iddialardır. Bu iddiaya göre geçmişte, şu an var olan ulus aslında hiç yoktu. Ortak refleksler, inanç ve dil birliği, ritüeller ve soya ilişkin ortak konumlamaların hiçbiri bugün var olan ulusun geçmişine ait değildir. Bütün bu birlikler ve homojen yapı aslında devletin bir ideolojik model etrafında bu dağınık ve birbiri ile pek de ilgili olmayan unsurları bir araya getirmesi ile inşa ettiği hayali bir yapıdır. Bugün ulusun kendisini konumlandırdığı ortak tarih, dil veya inançlar manzumesi, aslında Ulus Devlet tarafından önce tasarlanmış, sonra da bu dağınık ve farklı unsurlar son derece örgütlü ve sistematik bir homojenizasyon ve standardizasyon sürecinden geçirilerek tek bir parça haline getirilmiş, bütün farklılıklar benzeştirilmiştir. Üçüncü yaklaşım ise, bu iki iddiayı bir şekilde uzlaştırmaya çalışan, daha sağduyulu gibi görünen çevrelere aittir ki bu çevrelere göre ulus evet, bugün var olduğu haliyle geçmişte hiçbir zaman var olmadı. Bugün sözünü ettiğimiz bütün ortak paydalar ve homojen yapı, dil ve soy birliği, tarihte bu kadar net ve kesin yargılar içermiyordu. Ancak ulus, iddia edildiği gibi tamamen inşa edilmiş bir yapı da değildir. Tarihin bulanıklığı içinde ulus, bir nüve halinde benzerlikler barındıran unsurlar üzerinde inşa edilmiştir. Geçmişte konuştuğumuz dil, elbette ki günümüzdeki gibi standart bir dil değildi ama yöreden yöreye tamamen farklı ve onunla iletişim kurulması imkânsız denebilecek kadar da birbirinden kopuk değildi. Soya ilişkin konumlanmalar biraz bulanık olsa da, en azından benzerlikler arz ederdi. İnançlar günümüzdeki kadar homojen değildi ancak yine de ortak nüveler vardı. Ulus devlet ise aslında sadece bu ortak nüvelerin tonunu arttırmış, vurgusunu güçlendirmiş ve bu ortak benzerlikler üzerinden topluma yeni ve belirgin bir kimlik kazandırmıştır. Böylece Ulus Devlet, aslında olmayan bir şeyi yaratmamış, aksine, var olan silik benzerlikleri güçlendirerek bir homojenizasyon sağlamış ve ortak bir ülkü etrafında, ortak bir soy merkezinde milleti kendisini daha iyi tanımlayabilen somut bir yapı haline getirmiştir. Ortak nüvelerin üstündeki küller temizlenmiş ve ortaya çıkan cevher dolayımında kristalize edilen bir ulus var edilmiştir.
İddiaların hangisinin daha gerçekçi olduğu konusunu tartışmayacağım. Ancak her halükarda üç iddiadan ikisi, bir şekilde ulusun inşa edilen bir yapı olduğunda uzlaşıyor. Benedict Anderson'un iddiasına göre ulus, hayal edilebilmiş bir siyasi topluluktur. Ulus sınırlı olarak hayal edilir çünkü sınırları olmayan bir ulus, tanımlanması ve bir kimlik oluşturulması açısından mümkün değildir. Ulus inşa edilirken, sınırlar çizilir ve bu sınırların içinde kalan unsurlar aynı kaderin paydaşları olarak kabul edilirken, bu sınırların dışında kalanlar ise başka kaderlerin ve ülkülerin uzak ve yabancı dünyalarına aittir. Böylece, ulus inşası sürecinde, sınırın dışında kalmış olan unsurlar, aynı zamanda ulusun kendisini tanımlayabilmesi için bir "öteki" olarak işlev görür. Bu "öteki" üzerinden yapılan vurgular ve vehimlerle de ulusun farklılığı ve biricikliği zihinlerde yer eder. Ulus egemen olarak hayal edilir çünkü söz konusu sınırlar içerisinde egemenlik iddiası, toplumsal özgüveni sağlamasının yanı sıra, tarih içinde kahramanlıklar ve güç iddiasıyla da gerekli varoluşsal enerjiyi üretir. Ulus bir cemaat olarak tasarlanır çünkü ulusçuluğun dayandığı temeller veya savunduğu dünya düzeni, politik sistem, bir yandan soydaşlara retoriksel bir eşitlik ve aynılaşma sağlarken diğer yandan soydaş olmayanlara karşı bir üstünlük ve daha çok gelişmişlik iddiası içerir.
Galipler, Mağluplar ve Birinci Cumhuriyet
1923'te başlayıp 1961 Anayasası ile son bulan Birinci Cumhuriyet, yukarıda ideolojik çerçevesini çizmeye çalıştığımız bütün özellikleri az ya da çok ihtiva eder. Birinci Cumhuriyet, ideolojik kökenlerini Fransız Aydınlanması'ndan alan ve toplum projesi tavandan tabana doğru bir değişimi öngören jakoben bir karakteristiğe sahiptir. Cumhuriyet'in kurucuları ve sonrasında Cumhuriyete ait kurumların yapılanmasını gerçekleştiren kadro, büyük oranda İttihat-ı Terakki Cemiyeti'nin geçmişteki çalışmaları içinde yer alan bir kadroydu. Ancak bu kadro, İttihat-ı Terakki'nin büyüme aşamasında biraz da bilinçli olarak kenarda dizginlenmiş, önü kesilmiş ya da merkez kadrolarının dışında tutulmaya çalışılmış kişilerden oluşuyordu. Yani, ideolojik altyapı olarak İttihat-ı Terakki'nin düşünsel çerçevesini dünya görüşü edinmiş, ancak merkez kadro tarafından iktidar erkinden uzak tutulmuşlardır. Ne ki, merkezde yer alan kadro, Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkması sonrasında başarısızlığın faturasını ödemek zorunda kalmış ve tasfiye olmuştur. Bu aşamada, o güne kadar İttihat-ı Terakki'nin karar alma merkezlerinden uzak tutulmuş olan ikinci kadro, bütün bir mücadeleyi ve devletin yaşamaya devam etmesine ilişkin savaşı kendi kucağında buldu ve Milli Mücadele'yi sürdüren ve başarıya ulaştıran kadro oldu. Milli Mücadele'nin başarıya ulaşması "De-Facto" olarak zaten Osmanlı'nın da sona ermesi ve yeni bir devletin yeni kadrolarca kurulması anlamına geliyordu. Cumhuriyet bu atmosferde kuruldu.
Yeni Cumhuriyet'in en belirgin karakterlerinden biri mutlak anlamda Anti-Osmanlı olmasıydı. Bu nedenle de yeni ideolojik çerçeve doğrultusunda Osmanlı'nın tüm mirası reddedildi ve hatta Osmanlı'nın yasının tutulması bile yasaklandı. Birinci Dünya Savaşı hala İngiliz tarih kaynaklarında "Büyük Savaş" olarak geçer ki o güne kadar hiçbir savaş böyle isimlendirilmemiştir. Büyük Savaş'ın şüphesiz en çok hırpalanan devleti Osmanlı'ydı. Birinci Dünya Savaşı, Anadolu'nun tarifi imkânsız dramlarıyla doludur. Ancak, yeni Cumhuriyet, tarih söyleminde Osmanlı'yı bütün kötülüklerin ve yaşanan acıların sorumlusu olarak gördüğünden, imparatorluğun Birinci Dünya Savaşı boyunca yaşadığı dramlar ve bu dramlardaki kahramanlıklar Osmanlıya sempati doğurabilir kaygısıyla Birinci Dünya Savaşı'nı değil, Milli Mücadele'yi öne çıkarmış ve hem acı hem de kahramanlık söylemini bunun üzerine kurmuştur. Dikkat edilirse, Birinci Dünya Savaşı'na ilişkin kahramanlık destanı olarak bir tek Çanakkale Zaferi öne çıkarılır ki bu da daha çok Atatürk'ün bu savaştaki başarıları dolayısıyladır. Yeni Cumhuriyet, evlatlarına dedelerinin yasını tutmayı yasaklamış bir Cumhuriyettir.
"Makul Vatandaşlar" ve "Dışarıdakiler"
Ulus devletlerin var oluş basamaklarından en hayati olanlarından birisinin bir "öteki" yaratmak olduğunu söylemiştik. Yeni Cumhuriyet'ten "öteki"si olarak Anadolu'yu dört bir koldan işgal etmiş güçleri belirlemesi beklenirken, şaşırtıcı bir biçimde saldırgan emperyal devletleri değil, Osmanlı'yı "öteki"si olarak konumlandırmış ve tarihsel savunu ve meşruiyetini Osmanlı'nın eleştirisi üzerine kurmuştur. Böylece, hem kendisine yeni bir tarihsel söylem ve kök sağlama imkânına sahip oldu, hem de bunu yaparken yeni cumhuriyetin ideolojik amaçlarına yer açtı. Osmanlı, hatırı sayılır bir biçimde dini karakteristiği olan ve çok sayıda etnik ve dini unsuru içinde barındıran bir imparatorluktu. Ancak yeni Cumhuriyet, mutlak bir sekülerizm, tek soy iddiası ve devlet elitlerince sınır ve imkânları belirlenen makul bir dini inanç kurmaya girişti. Osmanlının mirasına sahip çıkarak ne seküler olmayı, ne tek ulus etrafında bir devlet inşa etmeyi ne de resmi ve makul dini yorumun dışında kalan yaklaşımları bertaraf etmeyi başarabilirdi. Hızlı bir standardizasyon çalışması Cumhuriyet'in ilanından hemen sonra başladı. Bu kapsamda, yeni tarihsel söylem Osmanlı'nın tarihini İslam'la başlatan yaklaşımının aksine, Orta Asya merkezli kuruldu. Ulus Devlet, ulusunu yaratırken öncelikle ona kendi projesi doğrultusunda bir tarih oluşturmak zorundadır. Aksi takdirde aidiyet hissi olmayan bir ulus, akamete uğramış, eksik ve motivasyondan yoksun bir yığın olarak kalır. Bunun için Orta Asya biçilmiş kaftandı. Çünkü yeni Cumhuriyet'e hem seküler bir imkân, hem kahramanlık öyküsü, hem de Osmanlı öncesi olduğu için zararsız bir örnek sunuyordu. Bu kapsamda tarihsel, etnik ve coğrafi referans Orta Asya oldu. Öte yandan Cumhuriyet, toplumsal dinamiğini sağlamak amacıyla içerden de kendisine tehditler üretti ki bu açıdan resmi ideolojinin çerçevesine uymayan unsurlar eşsiz bir imkândı. Genel olarak ideal tip, Cumhuriyet elitlerince "Müslüman-Sünni-Türk ana babadan doğma" olarak tanımlandı. Ancak buradaki Müslümanlık tarihsel deneyimlerimizden oldukça kopuk, içinde asla iktidar iddiası veya resmi ideolojiden farklı yorumlar barındırmayan, geniş çaplı operasyonlarla budanmış ve seküler bir içerik kazandırılmış bir Müslümanlıktı. Bu açıdan, kısa sürede Ermeniler bu çerçeveye uymadıkları için, Aleviler ise devletin aslında tarihsel olarak muhtevasından oldukça kopuk olan Sünniliğine ait olmadıkları için iç tehdit olarak algılandılar ve toplumsal meşruiyetleri kuşkuyla karşılanır oldu. Öte yandan Kürtler, hem Müslüman hem Sünni olmakla beraber, "Türk ana babadan" doğmamışlardı ve elbette ki yeni Cumhuriyet için Müslümanlık temel referans olmadığı için onlar da dışlanan ve üzerinde Cumhuriyet'in kendisini sağlamlaştırdığı bir iç düşman olarak görüldüler. Birinci Cumhuriyet'in bir diğer iç düşmanı ise, Müslüman-Sünni-Türk ana babadan doğdukları halde, Müslümanlıkları ve Sünnilikleri yeni ideolojiyle paralellik arz etmeyen geniş bir Türk kamuoyuydu. Böylece aslında Cumhuriyet, halkının küçük bir kesiminin dışında, bütün bir toplumu bir tehdit ve "dönüştürülmesi" ya da dönüştürülemiyorsa "zorla dönüştürülmesi" ama mutlaka dönüştürülmesi gereken bir tehdit olarak görmüştü. Ermeniler Türk, Aleviler Sünni, Kürtler Türk, Müslüman Türkler ise devletin yeni dini yorumuna uygun olmadıkları için sistemin dışına itildiler, bütün iktidar erklerinden ve karar alma mekanizmalarından sistematik bir biçimde uzak tutuldular.
Bir sonraki yazımızda, 1961 Anayasası ile kurulan "İkinci Cumhuriyet"i ele alacak ve bu kapsamda, halihazırda tartışılan "Açılım" projesinin aslında nasıl "Üçüncü Cumhuriyet"e giden sürecin bir mücadele alanı haline dönüştüğü üzerinde duracağız.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



