Geçen hafta kapitalizmin ne idüğüne dair bir giriş yapmış ve insanla olan kışkırtıcı irtibatına dair konuşmaya başlamıştık.
Toplumların maddi/ekonomik hayatını diğer boyutlardan ayrı düşünmek mümkün değil. İnançlar ve değerlerle ekonomik yaşamın iç içeliği, karşılıklı etkileşimi sözkonusu. Ekonomik olayların ve ilişkilerin diğer sosyal olaylar ve ilişkilerden bağımsız olmadığını biliyoruz. Mevcut anlayış, inanış ve değerler ekonomik faaliyetleri, yapı ve sistemleri etkilediği gibi ekonomik yaşam ve düzen de algı ve inanışları etkileyebiliyor. Sistemi üreten zihniyet, ahlak, dünya görüşü, meşruluğunu farklı zeminlere dayandırabiliyor. Mülkiyet, servet, üretim, bölüşüm, tüketim vb. tüm kavramlar insan ve evrene dair değer algısı etrafında şekilleniyor.
Toprağı bol olsun Max Weber, dünya hayatında kariyer ve servet çoğaltmanın Allah'ın seçkin kulları arasına girme sebebi olduğunu öngören protestan ahlakın kapitalizmin doğuşunda başat rol oynadığını ileri sürer. Ona göre bu yeni dindarlık sonrasında kapitalizm almış yürümüştür.
Dindarlık, ekonomi ve devlet bağlamında yeni görünümlere evrilirken devlet ve ekonomi de din ve bağlıları karşısında vaziyet alabilmekte.
Birkaç haftadır konuştuğumuz sosyalizm ile liberal-kapitalizm arasına sıkıştırılan yeni zaman müslümanlarının yaşadığı kafa karışıklığının, sözkonusu görünüm ve vaziyet alışlarla ilgili olduğu anlaşılıyor. İnsanlığın geleceğine dair iddalar taşıyan bir dinin bağlıları, seküler ideolojilerin kelimeleriyle konuşmaya, ekonomik hayata dair ilişkileri ve servet-mülkiyet-üretim-bölüşüm-tüketim kavramlarını bunların aletleri ve analiz teknikleriyle izah etmeye çabalıyor.
Hayır kardeşim...Kimse kusura bakmasın!
İslam'ın ne kadar da demokratik ve liberal yaklaşımlara sahip olduğunu, özel mülkiyet ve servet yığmanın, "keyfe ma yeşa" harcamanın önünde bir şer'i kısıtlama olmadığını söyleyenler kadar, sosyalist sınıf çelişkileri, özel mülkiyet düşmanlığı üzerinden her tür "eşitleme"nin adaletin kendisi olduğunu vehmeden ve tevhid mücadelesini hakikatin bir tarafını vurgulamak suretiyle ekonomik temelli bir kavgadan ibaret görme yanılgısına düşenlere de katılmıyoruz.
Ölçüsüzce kazanma-çoğaltma tutkusu ve keyfince harcama sorumsuzluğu nasıl kutsanamazsa,
yeryüzünde Yaratıcı'nın insana ikram ve ihsan buyurduğu nimetleri elde etmenin, ticaret ve üretimin dinamiklerinden olan fani olup, mutlak olmayan ve fakat fıtri sahiplik (mülkiyet) unsurunu yok saymak da isabetli olmaz.
Bizce meselenin aslı ve özü madde karşısında tavır ve vaziyet alışla ilgili. İslam dünya hayatı ve nimetlerini zül saymaya ve inkara çağırmadığı gibi, ona servetperest ve tamahla meftun olmayı da reddeder. Mal ve mülk edinmenin kaynağı kadar harcama ahlakını da kayıt altına alır. İnsanların emek, gayret ve kabiliyetleri dolayısıyla oluşacak birikim farklarını sıfırlayaran sosyalist anlamda bir ekonomik eşitliğe değil adaletli bir dağılıma, fırsat adaletine ve kamusal ya da özel tekelci yapılanmaların getirdiği sömürgeciliği kaldırmaya çağırır. Zenginlik ya da yoksulluğun (yalnız üretim araçları ile açıklanan sömürüye değil) pek çok tabii sebebe dayanabileceği gerçeğini yok saymaz. Ancak sefalete, zengin-yoksul farkının bir uçuruma dönüşmesine, zulme dayalı zenginleşmelerin yol açtığı yoksullaşmaya elbette müdahil olmaya, servetin bir tekel niteliğiyle belli ellerde temerküzüne göz yummamaya davet eder.
Uyumlu (kentli) müslümanlar
Son zamanlarda müslümanlar ve kapitalizm etrafında bir takım eleştiriler ve bu eleştirilere cevaplar sıkça gündeme geldi. Kimilerinin kentli dindarlık dediği şey üzerinden İslam'ın esasında bir şehir dini olduğu vurgusu, Farabi, İbn-i Haldun gibi alimler referans gösterilerek dile getiriliyor. Acaba adı geçen referansların şehri bizim modern kentlere ne kadar benziyordu? İslam şehir kültürü bize yaşadığımız şehirler ve bu şehirlerin içerdiği yaşam biçimlerini mi öneriyordu? Düşüncede, mimaride, sanat ve edebiyatta modern şehrin "medinet-ül-fazıla" ile akrabalığı hangi boyuttadır?
İslam'ı toplumsal hayattan yalıtma çabasındaki anlayışların şehrinde kültürel bir motif olarak dindarlık neye karşılık gelir? Dönüştürücü ve değiştirici gücü eritilen, pasif bir değer olarak, bireyselleşen veya muhafazakarlaşan dindarlığın modern kentlerle alıp veremediği nedir sizce? Tarihi ve kültürel doku ve eserlerin muhafazasından öte hangi duyarlılıklar, ne düzeyde ortaya çıkabiliyor. Bu yaklaşım biçimleri çarpık ve adaletsiz modern-kapitalist düzenin değiştirilmesine matuf yeterli irade ve imkanı taşıyor mu?
Nihayet modern kente ve kapitalizme uyumlu dindarlığın, müslümanlara maliyeti nedir?
Neler alırken nelerden vazgeçmiş oluyoruz?
Birileri müslümanları bu modern kent kültürüne, yaşam biçimine adapte etmek yolunda oldukça heveskar görünüyor. Bu hevesler kökleri kadim zamanlara dayanan o muazzam inanç ve değerler düzenini ihya ve inşaya mı çabalıyor, yoksa oyunbozma potansiyeli taşıyan müslümanlar modern kent ve mevcut yaşam biçimine uyumlu nesnelere mi dönüşsün istiyor
Bazılarını müslümanlık kesmiyor, modern şehir müslümanlığının derdine düşmüş gibiler. Meşruiyetin kaynağı modern-kapitalist ilişkilerin biçimlendirdiği mevcut dünya düzeni. Şimdilerde müslümanları bu ilişkiler ağına icbar eden bir tutum ve yaklaşım gözleniyor. Bazen dayatmalarla, bazen ikna çabalarıyla...
Kimi defa da kışkırtarak!
Ne servet düşmanı,
ne servet dostu
İşte zurnanın zırt dediği yer burası: Kapitalist yaşam biçiminin kışkırtma ve ayartmaları...
Kazanırken helal-haram hassasiyeti taşıyan, sarf ederken neye ne miktar ve niçin sarfettiğine dikkat edene müslüman denir. Kapitalist düzenden en az zarar görenler aklını ve yüreğini temizleme çabasındakiler olacak. Yani teklif değişmiyor: güzel ahlak!..
Ne zenginlik bizatihi kötü ne yoksulluk...
Ne zenginlik bizatihi iyi ne de yoksulluk...
Her iki hal de sınanmamızın sebeplerinden ibaret.
Bakın etrafınıza.. nice güzel zengin nice çirkin yoksul ve nice güzel yoksul ve nice çirkin zengin göreceksiniz.
Kimse ne miktar kazanıp nereye, ne miktar harcayabileceğine dair bir sınır sormasın bize?
Kimse sabıkaları çoktan tescilli liberal ya da soldan çarklı yorumlar devşirmeye kalkmasın mukaddeslerimizden.
Açıp tekrar Kitab'ı okusun... Hoşlandıkları ya da kızdıklarını, yani rezervlerini bir kenara bırakarak Kitab'ı okusun...
Tabii ki "Das Kapital"i ya da "Milletlerin Zenginliği"ni değil.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



