Çocukluğumda ne zaman bir salâ duysam. Huzurum kaçar, ağlamaya başlardım. Kafamda kurduğum öyküde bu salâ mutlaka bir annenin öldüğünü haber vermekte idi.
Başka bir hikâye değil!
Bir baba kaybı ya da çocuk ölümünü duyuramaz mıydı o salâlar?
O yaşlarda sanki çocuk ölümü bile hafif kalabiliyordu bir anne kaybı yanında.
Çünkü hayatta en sevdiğim kişi annemi kaybetmek öylesine çok korkutmktaydı ki beni.
Hemen o korku ile zihnim bulanıp, eyvah şimdi o çocuk annesiz ne yapacak diye kendimi kahreder, annem epey bir vakit dil döker beni teselli etmeye, avutmaya uğraşırdı.
Sen de ölmeyeceksin değil mi diye ağlarken, öper severdi. Koca insandım annemi kaybettiğimde. Ama çok zor geldi.
İnsan ne kadar yaşlansa da, anne kaybı her geçen yaşla birlikte daha çok acı vermekte.
Hâlâ sabahları kalktığımda, "demek bu bir rüya değil, benim annem öldü" gerçeğini bir kez daha yaşayıp, hüzünlenmekteyim.
İnsan beli bükük bir ihtiyar olsa da sıkıntı ve hastalığında, "ah anam" diye ölmüş annesini aramakta. Başbakan'ın anne kaybını canlı bir film gibi bütün Türkiye ile birlikte ben de izledim.
Ağır bir hüznün yanı sıra ülkenin değişimi de vardı bu karelerde.
Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde Hanım, İzmir'de gelini olmasını arzuladığı Latife Hanım'ın köşkünde kalmaktadır.
Çok hastadır, Uşşakizade köşkünde vefat eder. Atatürk'e anne ölümü bildirilir. Oğul Mustafa Kemal, "defnedin" der. Cenazeye katılmaz.
Ama 14 Ocak 1923'de kaybettiği annesini, 27 Ocak İzmir seyahatinde; mezarı başına koşarak unutmadığını gösterir.
Sanırım son yılların şefkat ağırlıklı bir anne cenazesi, Turgut Özal'ın öğretmen annesi Hafize Hanıma ait idi. Oğlu, onun için Süleymaniye Camii haziresinde, şeyhi yanında yatma arzusunu gerçekleştirirken, zorlanmıştı biraz da.
Devir, askerin sözünün gür çıktığı bir devirdi.
Onlara çok gönüllü yardımcı kuvvet medya da günlerce yazmıştı, "nerden geliyor bu ayrıcalık, tarihi yere gömülme; nasıl mümkün olabiliyor", diye. Şimdi bakıyorum bir Başbakan bütün protokol kurallarından sıyrılıp, cenaze arabası ile mezarlığa geliyor.
Annesinin cenazesini kabre indiriyor, toprak atıyor, ağlıyor. Ona son kez bakarken acısı, yüzüne yansıyor. Özellikle Tenzile Hanım'ın o dünyayı boş veren, zaten ahirete âidmiş gibi duran resmi ekranlara düşüyor.
Aklıma "94 ruhu" geliyor.
94 belediye seçimlerinde, bayan teşkilatçılar elimizden geleni ardımıza koymamış deliler gibi çalışmıştık, aylarca evimizde yemek pişmemişti.
Bana yoldaş o günlerde doğan kızımla beraber, hayli yorulmuştuk. Seçimlerin olup, sonuçların açıklandığı gece, Fatih'te bir arkadaşta toplanacaktık. Emine Erdoğan, teşkilatın şoförü ile gelip beni aldı. Coşku dorukta idi.
Sonuçlar geldikçe, herkes heyecanlanıyordu.
Kimi yerde ileride, kimi yerde de geride idik.
Şimdiki gibi bir saat içinde netice alınmıyordu. Sabaha doğru, kesin sonuç olmasa da, durum netleşmişti.
Tayyip Bey, Belediye Başkanlığını kazanmıştı. Sabah beşte, Anadolu yakasında oturan Emine Erdoğan'la beni, şoför evlerimize bıraktı.
Önce onlara uğradık.
"Oğlun belediye başkanı, Tenzile teyze" diye sevinçle haberi verdim. Haberi daha önce duymuştu ama son derece sakin ve düşünceli idi.
O, bu zaferde bile evladına bir zarar gelir mi, diye düşünüyordu. Ya da makamların geçici olduğunu, aslolanın öte olduğunu, dünyanın çok da değer verilecek matah bir şey olmadığını duruşu ile vakarı ile anlatıyordu. Oğlu Başbakan olduğunda da, bu sefer basındaki karelerden izlediğim kadarıyla; ağırbaşlı duruşu, sade giysileri, dünyaya değer vermeyen bakışları; yine hiç değişmedi. Sükûneti seven bir Anadolu anası idi, nasıl yaşadıysa öyle ayrıldı dünyadan.
Tenzile Teyze'nin vefatı vesilesiyle, öteye giden bütün analara rahmet ve minnet...
Mekânları cennet olsun...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



