SORAYAYI TAŞLAMAK

MAKALEYİ DİNLE

Gerçek bir hikayeden beyazperdeye taşınan, Hiç Sayılan Kadınların Hikayesi;

Ayetullah Humeyni döneminde gerçekleşen olay 1994 yılında İran kökenli Fransız; Freidoune Sahebjam tarafından roman olarak yayımlandı. Hikaye 2008 yılında ise en tartışmalı belgesellerin yönetmeni olan Cyrus Nowrasteh tarafından sinema da yer buldu.Monte Cristo Kontu James Caviezel de oyuncu kadrosu arasında önemli bir karakteri canlandırıyor. Soraya’nın hikayesini dinlediğinde dünyanın bu hikayeyi duyması gerektiğine inanarak iki hafta da Farsça konuşmayı öğrenir ve oyuncu kadrosu içine girmeyi başarır.Hollywood yapımı olmasına rağmen Amerika’da da az kopya ile beyaz perdede gereken ilgiyi görmeyen film 21. yüzyıla damgasını vuran bir baş yapıt.Olmayın riyakarlık edenlerden,Bir yanda yüksek sesle Kuran’ı dillendirirken Öte yanda ahlaksızlığını sakladığını zannedenlerden...Film ünlü şair Hafız Şirazi’nin bu beytiyle başlıyor...13 yaşında Ali ile evlendirilmiş, 23 yıllık evliliği boyunca 7 çocuk doğurmuş bir kadın Soraya. Fakat asıl hikayesi bu değil. Kocası haricinde bir hiç olan kadınların coğrafyasında Soraya, bir kadının başına gelebilecek tüm felaketleri yaşamasına rağmen kız çocuklarının geleceği için inatla zalim kocasıyla savaşmasını konu alıyor film.Hapishane muhafızı olan Ali bir mahkumu idamdan kurtarması karşılığında mahkumun 14 yaşındaki kızı ile evlenmeyi ister. Bir yanda hiç tanımadığı bir adamı idamdan kurtarmaya çalışırken diğer yanda Soraya’yı idam sehpasına oturtmak için canla başla uğraşır.Çok eşliliğin yasal olmasına rağmen gelirinden ötürü Ali eşi Soraya’yı boşanmaya ikna etmeye çalışır. Fakat bu ikna çabaları sırasında eşini son derece aşağılayıcı ithamlara maruz bırakır. Harabe bir evi eşi ve kız çocuklarına bırakırken oğullarını da beraberinde götürmek ister.Zaten oğullarının da Soraya ile hiç bir gönül bağı yoktur. “Bu dünya erkeklerin “ öğretisiyle büyümüş, kraldan çok kralcı olan iki oğlu da Ali’yi tercih eder.Ali nafaka ödemekten kurtulmak için önce eşini tüm karanlık sırlarını bildiği Molla’ya bırakmayı planlar. Fakat başarısız olunca Soraya’yı ahlaksızlıkla suçlar ve ondan kurtulmaya çalışır.Ali bir dizi komplo sonrasında amacına ulaşır. Hemde öyle başarılı olur ki Soraya’nın babasını ve oğullarını elinden alarak ölürken bile yalnız bırakır..En trajik olanı ise recm cezası alan Soraya’nın Allah’u Ekber bağırışları içinde taşlanması. Recm sahnesi James Caviezel’in deyimini hatırlatıyor;  21.yy’ın en büyük suçu duygusuzluk. Hınca hınç dolu bir meydanda duygusuzca olup biteni seyrederek, ölüme giden yolda Soraya’ya taş fırlatmak için herkes seferber olur..

Suç İslam’ın Değil, Rejimin!

Hala recm uygulaması İran, Suudi Arabistan ve Afganistan da devam ediyor. Film recm uygulamasını İslam’ın üzerine yıkmıyor bilakis İslam’ı menfaatleri uğruna kullanıp rant sağlamaya çalışanlara dikkat çekiyor. Fakat film yüzeysel olarak o kadar kışkırtıcı ki cahilliğin İslam’a karşı ön yargıların kat be kat artırdığı söylemek pek de yanlış sayılmaz. Tabii ki Allah’ı zikrederek onun adına insanların kaderini tayin etmeye çalışanlarda, kendisini bekleyen hazin sondan kurtulamıyor. Fakat bu adalet islamofobi’yle nasıl izah edilebilir ki   Geçmişi karanlık sırlarla dolu bir Molla, ahlaksız bir eş, bant kaydı gibi sürekli kendini tekrar eden bir halk...Film, tüm bunları estetiği ile kapatmayı başarmış. Çirkinlikler Zehra’nın yolu hasbelkader köye düşen gazeteciye anlatımıyla hayat buluyor. Zehra her şeye tanık olan, köyün deli gömleği giydirdiği, direncine karşılık mütemadiyen Amerikan seyircisinin feminist bulduğu bir kadın İran kökenli bir Amerikalı’nın yönetmenliğinde gerçekleşen film rejime karşı da oldukça öfkeli. Bunlardan biri de Ayetullah Humeyniyi taşlayan sert eleştiriler. Gazeteciyi ağırlamak isteyen Molla Fransa’dan geldiğini duyar duymaz Humeyninin Fransa’da çok iyi karşılandığını ve bu yüzden misafirperver olmanın bir mecburiyet olduğunu söyler. Bir radyo kaydında ise İran’da şah devrildiğinden beri devrimlerin gerçekleştirdiğini söyleyerek de mevcut yönetimle alay etmekten çekinmez. Yönetmen filmin merkezinde olan Soraya’nın öyküsünü sebep odaklı ele alıyor. Öyle ki dram ağırlıklı bu yapımda (doğru zamanda olmasına rağmen) Soraya’nın gözyaşlarını kullanmak yerine seyirciye empati kurma fırsatı veriyor. Seyirciyi filme kitleyen en büyük etmenlerden biri de bu. Soraya’nın ve onunla aynı kaderi paylaşan tüm kadınların acısı boğazda ki düğüm oluyor. The  Stoning of Soraya dünyaya karşı mahcup, kendi içinde tastamam bir dram filmi. Son derece realist, hüzünlenme hakkını bile seyirciye bırakan bir baş yapıt. Hikaye üçüncü tekil şahsın anlatımı sayesinde izlerken yüz kızartmıyor fakat insanı insanlığından utandırıyor.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Tuğba Koçak - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

Anket İİT'nin Filistin'in başkentini Doğu Kudüs olarak kabul etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

YÜKLENİYOR