Belki şehre bir film gelir

O filmin şehre gelmesini gerçekten isteseydik çoktan gelmiş olurdu. Oturur, izler, tüm iklimler Akdeniz; gülümserdik…

Dört yanımız kanrevansa yahut öyle görünüyorsa bu dünya, muhtemeldir ki filmin gelmeyişinden! İstemedik ve gelmedi diyemiyoruz, çünkü biz isteyip istemediğimizi bile bilmiyoruz. Dahası biz ne istediğimizi de bilmiyoruz. İsteneni olduran bir istidadı bize yormadılar. Şayet gayret denmişse onu da kuşanmadık. Yaprakların arasında belli belirsiz bir yaprak, dönen çarkın dişlileri arasında bir tırnak olmak cazip göründü. 

Film gelsin ve izlensin için bir sinema olmalıydı. Olmuşluğu vakidir, lakin biz bütün umarsızlığımızla sinemaları alışveriş merkezlerinin teras katına, dar ve alabildiğine kapitalist şartlarına kurban ettik. Yaşam gibi. O alışveriş merkezi denen yerlerde isim zenginleşti; alışveriş ve yaşam merkezi oluverdi. Kim yaşardı ki oralarda? Her bir ilde, ilçelerde birkaç dönüm araziyi işgal eden bu tuhaf dükkanlar kimi niye cezbeder ki?

Sinemadaydık. Orada kalmak isterdik. Doğrusu fim de henüz başlamamıştı. Belki şehri teşrif etmemişti bile. Yazlık densin, kışlık densin, cep densin, korsan densin şehrin bir tarafında yer edinmiş, boy boylamış soy soylamış; hak edip ismini almış sinema salonları vardı. Hatta bu sinemalar hiç de cimri olmazdı isim konusunda; tüm mekana adını bağışlardı. İnsanlar ziyadesiyle ilgili, sanatsever ve münevver olunca filmler, gösterimler eğlenlencelik bilindi! Her eğlence süreliydi, herşey gibi bitimli. 

O belki diye diye kayıtsızca beklenen, belki hiç beklenmeyip dile düşen filmler eğlencelik kabul edilince salonlara, salonlarsa alışveriş ve yaşam merkezi adıyla bihayli makes bulan zebellâ gibi dükkanlara hapsedildi. İnsanlar vecd halinde alışverişini eda edip tarihi mekdanıls hamburgercisinde bir şeyler atıştırıp, meşhur osmanlı sıtarbaksında yerli ve organik makyatosunu yahut ismine öldüğüm kafimeytini (mate-yemutu-meyt) yudumlarken “Hadi sinemaya gidip biraz eğlenelim” düşüncesiyle iş bu salonları ihya eder oldular. Parkların, bahçelerin istimlak edilip aveme yapılmasına; çayır, çimen, ağaç  ne varsa sökülüp duvarlara üç gün ömür biçilen ithal çiçek dikilmesine ses etmeyen insanların alışveriş ve yaşam merkezi denen yerlerde yeşillenmesi niye şaşırtıcı görünsün ki? Eşyaya ve insana hayretle bakabilme istidadına sahip bireyler bu yaşam merkezi şeysini hiç anlamamıştı gerçi. Ama çoğunluğun, ezici çoğunluğun; Seren Yüce’nin bir filmine isim olan Çoğunluk’un genel kabulleri, çoğu şeyde olduğu gibi kimi insanlara dert olan sinemayı da alışveriş merkezlerine meze etti. Eğlencelik kabul edilen herşey bitimliydi evet. İnsanlar lunaparka gider, atlıkarınca, tren yahut gondola biner fena halde eğlenirdi. Hepsi birkaç dakika sürer sonra biterdi. Her bir film izlenir ve biterdi. Her sinema salonu… Yılmaz Erdoğan Vizontele’sinde “Yaw hocam, sen reis değil misin? Sinema sana bağlı değil mi? Vur kilidi kapısına bitsin gitsin ya!” diye söylediğinde Altan Erkekli’nin “Olmaz öyle şey. Milletin eğlencesidir. Kapatırsak ahaliye ceza vermiş oluruz” yanıtı sinemanın halktaki mütekabiliyetini ibraz eder nitelikteydi. Demet Akbağ’ın söyleyişiyle “Mele Hüseyin’in sinema için günahtır” demesi bile bir şey ifade etmezken halkın eğlencesi olması yazlık sinemayı kurtarmış mıdır, öldürmüş müdür bilinmez. 

Filmin şehre gelmesini gerçekten isteseydik çoktan gelmiş olurdu. Oturur, seyreder, tüm iklimler akdeniz; gülümserdik. Ve fakat… Kimse kıpırdamadı işte. Ateş etmedi yine hiç kimse. Şehre birtakım güzel adamlar geldiğinde takındığımız tavrı kuşandık. Elimizi ve yüzümüzü indirdik.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder


Anket Milli Eğitim sistemini yeterli görüyor musunuz?

YÜKLENİYOR