Şiddetin örgütlenmesi

“Şiddet” kelimesini sadece Türkçe olduğu için değil, kavram olarak ifade ettiği anlam, doğrudan insan varlığında temellendirilebilme imkânı verdiği için kullanılmaktadır. Bugün siyasi, hukuki, askeri, kültürel, hatta belli şartlarda iktisadi alanda da kullanılan “terör” kelimesinden daha geniş ve derinliğine bir anlam içerdiğinden dolayı, eş anlamda kullanılamaz diye düşünüyorum. Ayrıca “şiddet” insanın doğal varlığına içkin olduğu için, üzerinde farklı, birbirine karşıt görüşlerin ortaya konulmasına da imkân verir. Bu bakımdan, “terör”ün kaynağı olarak değerlendirilebileceği gibi, kullanılması da kendi dışında bir amaca hizmet edecek niteliğe dönüştürülebilir.

Sadece, çok kısa süre içerisinde, biri diğerinden geri kalmayacak derecede gerçekleştirilen “terör” olaylarının meydana getirdiği “kurban” ve “mağdurları”nın, bireysel ve toplumsal acıları elbette derin bir yara oluşturmuştur. Doğrusu bu acıları ve oluşturdukları yaraları yüreğin en derin yerlerinde hissetmek, insan olmanın doğal bir tezahürüdür. Gerçekten insanlarımızın ve toplumumuzun bu konudaki derin duyarlığını ve bunun içtenliğini görmek, duymak ve takdir etmek de insan olmanın derecesini açıklar. Tabi, teröre kurban gidenlerin, mağdur olarak hayatlarını sürdürmek durumunda kalanların her biri başlı başına birer “dram”ın da temsilcileri, bir başka ifadeyle simgeleridir. Onun için, bu durumun simgesi olarak ancak “şehit” ve “gazi” kavramlarında ortak paydaya varılmaktadır.

Bugün için, uluslararası hukuk bakımından “terör” kavramının tanımının yapıldığı ve buradan hareketle belli çerçevede bir uygulama temeli oluşturulduğu ileri sürülmekte, genel olarak da belirli bir mutabakatın, görüş birliğinin sağlandığı söylenmektedir. Fakat mutabakat ve görüş birliğinin, uygulayıcı konumunda olan devletlerin, kendine özgü çıkar ve değerlendirmelerinin, uygulama şart ve şekillerini belirlediği, dahası bunun doğal kabul edilmesi gerektiği biçiminde bir yaklaşımın da normal karşılandığı gözlenmektedir. Bu noktada hemen belirtilmelidir ki, uluslararası hukukun, gerçek anlamda hukukun mahiyetinde içkin olan ilkelerin, kuralların pek de belirli, açık, bağlayıcı, nesnel, geçerli özelliklerinin muğlak ve bulanık oluşudur. En fazla bu konuda ortaya çıkan “güç” ve “menfaat” (çıkar) durumlarıdır. Bu yüzden, uluslararası ilişkilerin yol açtığı ihtilafların çözümünde ve yaptırımında, işte “güç” ve “menfaat” birer ölçü-kural niteliği kazanmakta ya da kazandırılmaktadır.

Oysa son çözümlemede, “güç” ve “menfaat” birer olgu olarak görülebilir, kural ve ilke niteliği yüklendiklerinde hukukun yöneldiği amacı gölgeleyebilirler, hatta ortadan kaldırabilirler.

Kaldı ki, “güç” ve “menfaat” olguları birer ölçü-kural şeklinde tanımlanıp kabul edildiğinde, savaş ve benzeri olgular gibi, “terör” de belli bir sistem temelinde örgütlenebilir. Bunun canlı örnekleri hala çevremizde, dünyanın çeşitli bölgelerinde sergilenmektedir.

İnsanın doğasını temel olarak göz önüne aldığımızda, duygu, düşünce ve yeti olarak şiddet belirlenebilir, tanımlanabilir, anlayış düzeyinde açıklanabilir. Bunun anlamı, diğer duygu, düşünce ve yetiler gibi, denetim altına alınabileceği, eğitilebileceği, birtakım değerler ölçeğinde belli yüce amaçlar doğrultusunda verimli ve üretken niteliğe dönüştürülebileceğidir. Yani, inancın, ahlakın, hukukun, sanatın amaç ve değerleri süzgecinde “şiddetin örgütlenebileceği” düşünülebilir. Kuşkusuz bu, çaba, emek, insanı insan yapan yüce değerlerin donanımını gerektirir. Ama insanın yok edilmesinin önünde en sağlam ve kalıcı bir set oluşturur.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


Anket

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Coca-Cola fabrikası açmasını nasıl karşılıyorsunuz?


YÜKLENİYOR