Kıyamet kopuyor da olsa fidanını bırakma!

Her birimiz, her yeni güne, yepyeni gelişmelerle uyanıyor, ya bir önceki gün izlediklerimize yeni bilgiler ekliyor ya da gündeme bomba gibi düşen taze haberlerle karşılaşıyoruz. Bazıları can sıkıcı, bazıları can yakıcı, kimisi yurttan, kimisi dünyadan, hem Doğu’dan ve hem Batı’dan…

Sadece Müslüman oldukları için cayır cayır yakılarak şehid edilen, küçücük bebeklerine bile olmadık işkenceler yapılan Arakan’ın çığlıklarını duyduğumuz, sosyal medyada yüreğimizin kaldırmadığı fotoğraflarını gördüğümüz zaman kanımız donuyor…

Halep’e bombalar indikçe, acılı annelerin feryadı, çaresiz babaların bakışları evlerimize doldukça anneliğimizden, babalığımızdan utanıyoruz…

Siyonistlerin herhangi bir bahane aramaksızın sokak ortasında şehid ettikleri Filistinli genç kız ve delikanlıları gördükçe gençliğimizi boşa gitmiş sayıyoruz…

Ülkemizin çeşitli yerlerinde meydana gelen, en son İstanbul’da yaşanan patlama neticesinde şehadete eren onlarca polisimizi, askerimizi duydukça ekranlarımıza, profillerimize değil kalplerimize siyah kurdele takıyoruz…

Tüm Müslüman devletlerin birleşmesi, dünyada yaşanan pek çok sıkıntıyı çözmeye yetecekken aksine gelişmelere ve mezhep savaşlarının gün geçtikçe daha da kızışlaşmasına şahit oldukça “Biz ne zaman kardeşçe bir araya gelebileceğiz” diye haykırıyoruz…

Her gün yenisi eklenen dibe çökmüş ahlakî olaylar, adliye koridorlarını dolduran “Bu kadar da olmaz” dedirten dosyalar, izledikçe okudukça yaşadıkça duydukça bir şekilde uzaktan veya yakından şahit oldukça “Bu dünya ne zaman böylesi bir yer oldu” diye karamsarlığa gark oluyoruz…

Dışarıda bunlar olurken kendi evlerimizde, kendi aile hayatımızda da işler çoğu zaman kontrolden çıkıp küçücük çocuklarımızla bile baş edemez hale gelebiliyor ve birbirinden zor sıkıntılarla karşılaştıkça her şeye umutsuz bakabiliyoruz…

Tüm bunları izlerken hatta bizzat içindeyken bile çoğu zaman bir şeyi unutuyoruz; bu dünyaya cenneti yaşamak için değil hak etmek için geldiğimizi ve cenneti hak edebilmemiz içinse Rabbimizin bizi çeşitli şekillerde imtihan edeceğini...

Kısa kısa örnek verdiğimiz tüm olaylar ve saymaya güç yetiremeyeceğimiz daha pek çok problem, bizzat içinde olmasak, sadece izleyici olsak bile hiç şüphe yok ki bizlerin imtihanıdır.

Yanan Arakan, ağlayan Halep, ablukaya alınan Filistin, ölen insanlık, dibe vuran ahlak, maddi manevi, kişisel veya devlet bazında yaşanan tüm problemler Allah’ın sabredenlerle etmeyenleri ayırt etmek üzere bize yapmayı vaat ettiği sınaması, denemesidir!

İşte biz bunu unuttuğumuz için, içeride çocuğumuzun bize asi gelmesiyle, dışarıda bir Müslüman diyarında zulüm yaşanıyor olmasını aynı imtihanın bir parçası olarak göremiyor ve zaten yüzlerce katliam fotoğrafını kasıtlı bir şekilde medyaya sürenlerin istediği şeyi yaparak umutsuzluğa düşüyor ve İslam’ın yarınını düşünemiyoruz.

Sanki Rabbimiz bize “İman ettik” dememizin yeterli olmayacağını, bu yüzden bizi imtihan edeceğini defalarca kez Kitabında hatırlatmamış gibi (29/2)… Sanki Allah Rasulü İslam dininin garip gelen, garip de gidecek olan bir din olduğunu (Müslim, İman: 145) vurgulamamış gibi her yeni gelişmeyle bir öncekinden daha fazla yıkılıyor, üzülüp kederlenmekten çalışmaya derman bulamıyoruz!

Evet, elbette biz gözümüzü kulağımızı ümmetin çığlıklarına kapatamaz, görmezden gelip “Ben ne yapabilirim ki” diyemeyiz. Herkesten çok gündemi takip edip herkesten fazla dert çekeceğiz mazlumlar için. Evimizde yaşanan sıkıntılar için gecelerce gözyaşı döküp elbette dualar edeceğiz. Fakat hastalığa takılı kalıp tedavi yoluna gitmezsek de bu yaraların asla sarılamayacağını bileceğiz.

“Birinizin elinde bir hurma fidanı varken kıyamet kopuyor olsa bile onu diksin” (Müsned-i Ahmed ibn Hanbel: 3, 184) hadisi şerifi tabiatı koruma üzerine verilmiş bir nasihat midir acaba? Hiç düşündük mü ellerimizdeki hurma fidanlarını?

Birine aktaracağımız bir hadis, yanlış yaptığını bilen birine söyleyeceğimiz küçük bir uyarı, cihad için katıldığımız toplantılarımız, “Belki kalbi yumuşar” diyerek komşumuza verdiğimiz bir tas çorbamız, Hakkı haykırmak uğruna kurduğumuz cümlelerimiz, kaleme aldığımız yazılarımız, katıldığımız sohbetlerimiz, ettiğimiz dualarımız, karşılık alamasak dahi eşimizden eksik etmediğimiz tebessümümüz, kimilerince cevapsız bırakılsak dahi kesmediğimiz selamlarımız, yüzümüze kapanan kapılara bir daha gitmek üzere çabalarımız, her an asi gelseler bile saçlarını okşamaya devam ettiğimiz yavrularımız, iç karartıcı haberlere rağmen İslam’ın yarını adına büyüttüğümüz umutlarımız…

Bunlar her birimizin eline günde kaç kez aldığımız fidanlar değil midir? “Kıyamet kopuyor” naraları atarak, sadece ağlayıp sızlanıp vicdanımızı dindirerek fidanları dikmeme lüksümüz var mıdır? Müslümanlar katlediliyormuş, ümmet toplanamıyormuş, ülkede yaşanan rezillikler almış başını gitmiş, evlatlarımız söz dinlemiyormuş, savaş sırası bize geliyormuş, eşlerimiz kıymet bilmiyormuş…

Yaşanan tüm imtihanların mukadderattan olduğunu bilerek, mazlumların yarası ve Müslümanların acısıyla yüreklerimizi daha fazla harlayarak çalışmaya mecburuz. Velev ki fidan filizlenemeden kıyamet kopsun, bizden istenenin o fidandan boy boy meyve çıkarmak olmadığını, Rabbimizin, bizi sebepleri hakkıyla işlemekle sorumlu tutarken sonucu kendisine bırakmamızı istediğini bilmeli ve şeytanın umutsuzluk tuzağına düşmeden fidanlarımızı dikmeye gayret etmeliyiz!

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Meryem Nida - Mesaj Gönder


Anket

Milli Eğitim sistemini yeterli görüyor musunuz?


YÜKLENİYOR