Manevi kalkınma

İnsan çift yönlü bir varlıktır. Birinci yönü maddi ikinci yönü ise ruhidir. Yaratıcı, insanın “ruh” ve “beden”den; “ruh”un kendisinden “beden”in ise topraktan oluştuğunu haber vermektedir. İnsandan sadır olan her şey ve yahut içerisinde insanın bulunduğu bütün yapılar için maddi ve manevi yönden bahsetmemiz mümkündür. Çünkü füru aslın izlerini taşımak zorundadır. İnsanoğlu yaratılışı gereği bireysel bir hayat ikame edemez. Birey olmanın önemli olduğu ancak toplum/cemaat olmanın da gerekliliği içerisinde olan insan, kendi özelinde ve diğer kişilerle ilişkilerinde kurallar ve uygulamalar bütünü içerisinde yaşamaktadır. 

Kendi varlık biçimini “orta yol” olarak ifade eden İslam dini; ne maddi olanı manevi olana, ne de manevi olanı maddi olana tercih etmeksizin bir ve tek kurtuluş kapısı olarak kendisini sunmaktadır. Tarih boyunca kurulan medeniyetler insanın yaratılışında var olan bu iki yönü geliştirerek mesafe almıştır. Ruhi/manevi ve bedeni/maddi yönlerinden birinin ertelenmesi yahut önemsenmemesi insanın hayatiyetini ortadan kaldıracak derecede tehlikeler oluşturmuştur. Bugün sadece ruhi yöne yönelen Hint medeniyeti ile sadece maddi yöne yönelen ve ruhi olanı önemsizleştiren Batı medeniyeti arasında insanlık “küresel değersizleştirmenin ya da küresel indirgemeciliğin” (neutralization of the world) kıskancındadır.

“Manevi Kalkınma” terkibi kendi içerisinde birkaç hususu barındırmaktadır. Bu hususların ifade edilmesi ‘Manevi Kalkınma’nın açıklanması adına önem taşımaktadır. İlk olarak; “Manevi Kalkınma” insanın maddi yönünün terk edilmesi anlamına gelmemektedir. “Manevi Kalkınma”  insanın maddi yönünün bir uzantısı olarak ortaya çıkan; ticaret, maddi kalkınma, sanayileşme ve toplum refahının artırılması gibi hususların dikkate alınmaması düşüncesini içermemektedir. Aksine Manevi Kalkınma insanın maddi refahının ruhunu/mahiyetini/gayesini ifade etmektedir.

İkinci olarak; “Manevi Kalkınma” terkibi insanın en önemli yönünün manevi/ruhi yönü olduğuna işaret etmektedir. Bu yönün doğru ve sahih bir yaklaşımla tekâmüle erdirilmesi insanın dünya ve ahiret saadeti için ön koşuldur. İnsanlığın son uyarıcısı ve müjdeleyicisi olan Efendimiz (SAV), Peygamber olarak gönderiliş amacını şöyle özetlemiştir: “Ben güzel ahlakı tekâmül için gönderildim.” (İbn Hanbel, II, 381). 

Dindeki bütün pratikler ya birey yahut cemiyet ahlakına tekâmül getirmesi için konulmuştur. Buradan hareketle “Manevi Kalkınma” insanlığın var oluş sebebi olarak da ifade edilebilir.

Üçüncü olarak; “Manevi Kalkınma” kendi içerisinde bir eksikliğe işaret etmektedir. “Kalkınma” -eskimeyen dilde “tekâmül” kavramı- bir üst mertebenin arzulandığı ve ona doğru bir gidişin/yolculuğunun hedeflendiğini ifade etmektedir. “Tekâmül” bulunulan durumdan hoşnut olmamayı ve mevcut olan durumun daha iyisini arzulanmak demektir. “Tekâmül” yani “Kalkınma” var olan bir zemin üzerinden hareketle olur. Bu zemin hem hareket noktasını hem de hareketin yönünü belirler. Türkiye özelinde bu zemin kuşkusuz İslam’dır.  İslam inancına göre hüküm koyucu olan ancak Allah ve Resulüdür. Bu ilke ilahi hitapta açık olarak belirtilmiştir. “Allah ve Resulü bir şeye hükmedince, artık mümin erkek ve kadınlara işlerinde bir seçme hakkı kalmaz. Her kim Allah ve Resulüne isyan ederse apaçık bir sapkınlığa düşmüş olur.” (el- Ahzâb 33/36) buyurularak birey ve toplumların eylemlerindeki merci ifade edilmiştir.  Bununla birlikte İslam, Allah’ın hükümlerine aykırı olmamak kaydıyla anaya, babaya, devlet idaresi gibi başka otoritelerin kanun koyması ve örfü belirlemesine geniş alan açmıştır.

Modern Batı, insanı insan yapan ve onu bir üst varlığa bağlayan ruhani tarafını zayıflatıp, insanın beşeri tarafını oluşturan ve onu bir alt âleme bağlayan “hayvani tarafını” güçlendirmiştir. Bunu yaparken öncelikle insanı biyolojik varlığı olan “etine-kemiğine” indirgeyerek vitrinlik bir teşhir malı konumuna düşürmüş, sonra elementer kökenine indirgeyerek te sıradan bir «materyal» konumuna düşürmüştür. Bu tam anlamıyla “küresel değersizleştirme”dir. 

Bugün iş hayatından özel hayata kadar birçok alanda ilahi emre uygun olmayan yaşantı şekillerinin ortaya çıktığını, ayrıca bu tür gayr-i insani yaşam tarzlarının toplumun büyük bir kesimi tarafından itiraz sahiplerine dayatıldığını söylemek mümkündür. Batılılaşma ile başlayan “batıla” benze/ş/me serüvenimiz artık en mahrem alanlarımıza kadar girmiş durumdadır. Toplum, maneviyatın yozlaştığı ve değersizleştiği bir düşünce çukuruna hızlı bir şekilde yuvarlanmaya başlamıştır. Batı merkezli oluşan sosyal ağlar ve iletişim araçları mahremiyet algılarımızda köklü ve kalıcı değişimlere sebep olmuştur ve olmaya devam etmektedir.  Zina yaşının akıl almaz sevilere düştüğü, madde bağımlılığının önlenemez bir duruma geldiği toplumumuzda, haram veya helal kavramı artık bir değer ifade etmemektedir.

Devletin onu aşkın kalkınma planını uygulamaya koyduğu günümüzde devlet eli ile bir manevi kalkınma planın hazırlanmaması aksine maneviyatımızın en mahrem konularının devlet eli ile ulaşılabilir kılınması ahlaki krizi daha da derinleştirmiştir. Bunun uzantısı olarak alkol, zina, hırsızlık, yolsuzluk, kumar ve rüşvet artmıştır. Bu durum karşısında maneviyat eksenli hizmet veren sivil toplum kuruluşlarının, dinin ve dini olanın sistemli olarak önemsizleştirildiği ve/ya önemsizleştirilmeye çalışıldığı gerçeğinden hareketle yeni bir okuma yapmaları gerekir.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar İdris Cevahir - Mesaj Gönder


Anket Milli Eğitim sistemini yeterli görüyor musunuz?

YÜKLENİYOR