Muhafaza ve inşa

İnsan yaratılışı gereği geleneklerini sürdürmek ve geleneklerini sürdürülebildiği ortamlarda bulunmak ister. Gelenek insanın kendisini bir parçası hissettiği yaşam tarzların bütünüdür. Gelenek insanın anlam haritasının oluştuğu değer dünyasıdır. Yine gelenek taşıyıcısı farkında olsun ya da olmasın binlerce yıllık inanışların yüklenicisidir. Bu gelenekler yakın zamanlara kadar köyler ve kasabalar üzerinde hayat buluyordu. İnsanın dünyaya geldiği gelenek havzası olan köylerden kentlere göçler her defasında acılı türkülere konu olmuştur. Türküler özlemleri, geri dönme arzularını ve yeni hayat tarzına alışamamanın vermiş olduğu ıstırabı içerir.  

Sanayileşmeye bağlı olarak şehirlerin aşırı kalabalıklaşması geleneklerin devamı noktasında en önemli tehdit unsurunu oluşturuyor. Kalabalık şehirler bütün kalabalığına rağmen insanı insandan uzaklaştırıyor. Yığınlara dönmüş insanlar hemen yanı başında olan olaylara insani bir tepki vermekten aciz durumda. Bir sokak ötesinden yahut bir vasıta ötesinde oturan aile bireylerini yılda birkaç kez ziyaret etmek artık bir fazilet göstergesi oldu. Büyük şehirlerde artık insanlar değil kalabalık yığınlar yaşıyor.

Sanayileşmenin ve buna bağlı olarak ortaya çıkan kalabalık yığınların önümüze koyduğu bu tablo her ne kadar son derece ürkütücü ise de; insanoğlu geleneklerini devam ettirme noktasında mücadelesini sürdürüyor. Anadolu özelinde dengesiz ve aşırı şehirleşmenin ortaya çıkarmış olduğu gelenekten kopuş hikâyesine ilk direnç köy dernekleri sayesinde olmuştur. Hemşeri kavramı ve yakın zamana kadar Anadolu’dan şehre gelenlerin kendi akrabaları yanında yahut gözetiminde şehre girmeleri, akraba bağı üzerinden kurulan geleneksel yaklaşımların devamında önemli roller oynamıştır.

Şehirleşme akraba yönlendirmelerinin yahut hemşeri derneklerinin taşıyamayacağı boyutlara ulaşınca bu sefer geleneklerin devamı için geleneğin en belirleyicisi ve omurgası olan dini yaklaşımlar ve dini semboller devreye girdi. İnsanlar geleneklerini yaşayabilecekleri ve kendilerini rahat hissettikleri yapılara meyletti. Bu meyil kitlelerin karizma şahsiyetler etrafında birleşerek cemaatlerin oluşmasına katkı sağladı. Bu açıdan bakıldığında cemaatlerin tamamı ve cemaat kavramı tam manası ile modern bir şeydir.

Türkiye özelinde sosyal yapıyı ayakta tutan tarikatların yasaklanması ve kendi içerisinde işleyiş biçimlerinin bozulması cemaatlerin doğum habercisidir. Cemaatlerin oluşumları dikkate alındığında iki tür cemaatten bahsetmemiz mümkündür. Birincisi; modernleşmenin doğurduğu ve geleneksel yapılarla hiçbir ilişkilerin olmadığı organizelerdir. Bu tür cemaatler ateşli vaizlerin etrafında toplanan ve süreç içerisinde kalabalıklaşan yapılardır. Kalabalıklaşma bir iktisadi alanı ve siyasal güç olmayı doğurmuştur. Ne var ki cemaat kurucuları modern toplumla olan ilişkilerini sahih bir idrakle kuramadılar. Modern toplumlarda ortaya çıkan cemaat yapılanmalarını klasik usule göre yönetme eğilimi gösterdiler. Bu eğilime; liderlerin bir geleneği taşımaması, ayrıca geleneği taşıyan liderlerin geleneğin usullerine bağlı kalmaması gibi durumlar eklenince modern olan cemaat yapıları artık toplumları ihya değil ifsat eden mekanizmalara dönüştü.

Türkiye özelinde cemaatlerin oluşum süreci dikkate alındığında ikinci tür yapılar; deforme olmuş tarikat gelenekleridir. Bu deformenin birkaç gerekçesi sayılabilir. Birinci gerekçe; geleneği son temsil eden manevi şahsın ahirete göçmesi ile yerine geçecek birini yetiştirmemesi veya yetiştirememesi durumudur. Bu durum bir güç ve çekim merkezine bağlı olan ve bir güç merkezi oluşturan bu yapıların dağılmamaları noktasında bir arayışı doğurur. Bu arayış genellikle birincil derece akrabaların yapının başına geçmesi ile son bulur. Böylece binlerce yıllık klasik tarikatlar cemaatleşme sürecine girer.

Bu deforme oluşun ikinci gerekçesi; klasik yapıların modern olana ayak uydurma çabalarıdır. Şehirlerin kalabalıklaşması ve buna bağlı olarak yapı içerisinde birey sayılarının kuşatılamaz derecede artması klasik tarikatları yeni arayışlara itmiştir. Yapının temsilcisi ile birebir irtibat halinde olunmayı esas alan klasik tarikatlar, bireyleri vekil ya da henüz tekâmüle ermemiş kişilerle irtibat kurmaya itmiş bu durum da kaçınılmaz olarak eksik bir yetiştirme sürecini doğurmuştur.

İstisnasız bütün cemaatler geleneklerin eksik ya da tam taşınmasında yani muhafazasında önemli görevler ifa eder. Ancak mesele muhafazadan inşa sürecine geçtiğinde bütün cemaatler kendi içyapılarına bağlı olarak toplumu yanlış yerlere sürükler. Bu nokta-i nazardan bütün cemaatlerin muhafaza ciheti ile desteklenmesi gerekir. Ancak inşa; hür düşünceyi, tefekkürü, tezekkürü hepsinden öte taassup olmaksızın diğer medeniyet havzalarını incelemeyi ve öğrenmeyi gerekli kılır. İnşa süreçlerine girişme niyeti taşıyan yapıların klasik ilimlerin ötesinde modern ilimleri ve modern toplum paradigmalarını bilmeleri gerekir. Bu genişlikte bir ufku taşıyabilen yapıdan bahsetmek henüz erken. Oysa klasik dönemlerde bu topraklarda yaşamış bütün düşünürlerin, sanatçıların ve bilim adamlarının bir tarikat bağlantısından bahsetmek mümkündür. Ne yazık ki artık bilim, sanat ve felsefe modern cemaat yapılarının merkezlerine uğramaz oldu. Bu yüzdendir ki hiçbir cemaatin bu topraklarda bir inşa süreci başlatabilmesi ilkesel olarak mümkün değil.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar İdris Cevahir - Mesaj Gönder


.
.

Anket

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Coca-Cola fabrikası açmasını nasıl karşılıyorsunuz?


YÜKLENİYOR