Geçmişten geleceğe

MAKALEYİ DİNLE

İnsan olarak bireyin doğumundan ölümüne kadar yaşadığı zaman sürecini onun tarihi olarak düşünüp tanımlamakta bir sakınca olmamalıdır. Bu zaman süreci içinde o birey yaşadığı her acı ve tatlı, mutlu ya da mutsuz olayı, yoksulluk ya da zenginlik içinde geçen günlerini, sükûnet ya da serüven üzere yaptığı davranışlarını bütün olarak kabullenir. İsterse bunlardan bir kısmını unutmuş, bir kısmını hiç hatırına getirmemeye ve bir kısmını da özlemle veya hayıflanmayla her daim anmakta olsa bile bunları hafızasında, hayalinde, zihninde, kafa ve kalbinde silip atamaz. Meğerki hafızasını kaybetmiş olmasın!

Kaldı ki, insan unuttuğunu sandığı veya yaşadığı halde gerçekten adeta hafızasında silinmiş gibi gözüken geçmiş yaşantısındaki bir takım olayları, durumları, keyfiyetleri hiç beklemediği bir zamanda hatırlayabilir, o anda yoğun bir duygu ve düşünce iklimi altında yaşayabilir. Aklında, hafızasında, hatırında olmadığını sandığı bu yaşanmışlıkları, bilinçaltı (taht-eş-şuur) adeta serbest bırakır, farkında ve varlığından haberdar olunmayan o şeyin hayat içindeki yerini salık verip belirginleştirir.

Kuşkusuz, küçük, basit, önemsiz ve belki de anlamsız gibi gözüken bu yaşanmışlık, hayatın bütünlüğünü tamamlayan bir öğe olarak yerini alır. Bu küçük, basit, önemsiz ve anlamsız gibi duran yaşanmışlık, olay veya durum, belki de o zamana kadar hesaba katılmayan bir takım duygu ve düşüncelerin ne kadar önemli, anlamlı ve değerli olduğu yargısını temellendirebilir, geçmişte yaşanılanlara yeni bir gözle bakma imkânı bile sunabilir. Sözgelimi acı veya mutsuzluk ya da yoğun bir haz ve mutluluk duymaya yol açabilir. Oysa hatırlanan olay, durum veya keyfiyet geçmiş bir anda yaşanmış ve tamamlanmıştır, tekrar aynı şart ve gerçekliğiyle yaşanması söz konusu bile değildir. Daha doğrusu imkânsızdır.

Öte yandan insan hayal etme yeteneğine ve gücüne de sahip bir varlıktır. Bu yetenek ve güç, kendi mantık ve imkân sınırları içinde kullanılmazsa, insanı ve hayatını olumsuz etkileyeceği gibi, onu çekilmez, yaşanmaz hale de getirebilir. Marazi bir geçmişe özlem ya da “daüs-sıla”ya dönüşebilir.

İnsan olarak bireye göre, toplumların, ulusların geçmiş yaşantıları daha büyük, yoğun, karmaşık, bir anlamda bilinmezlikle kuşatılmış olayları, durumları ve keyfiyetleri içerip barındırır ve saklar. Toplumların veya ulusların yaşadığı geçmiş hayatları onların hem zenginliği, ama aynı zamanda yoksulluğu veya yoksunluğu olabilme potansiyelini aynı derecede korur. 

Sözgelimi Batı, yani Roma İmparatorluğunun bunalımlı döneminde 410 tarihinde ilk defa başkent Roma’nın kuzeyden gelen “Barbarlar” tarafından istila edilerek yağmalanıp yakılması, Batı dünyasının hafızasında silinmeyecek kara bir gün olarak kazınmıştır. Hıristiyan düşüncesinin kurucu simalarının önde geleni Saint Augustinus bu istila karşısında bir de şiir kaleme almıştır. Aynı olay bir başka açıdan değerlendirildiğinde, Batı Hıristiyan toplumunun önünde farklı yollar da açmış, ona göre imkân ve gücünü farklı bir şekilde kullanmaya başlamıştır. Roma Papalığının bin yılı aşkın düşünce alanından başlayıp, siyaset, iktisat, kültürel ve toplumsal alanlarda yeni bir sistem kurma yolunu açmıştır. Bunun da acı veya tatlı, mutlu ya da mutsuz olaylara, durumlara kapı araladığı ayrı bir konudur. Daha sonra Roma imparatorluğunun parçalanması, bu parçalanmanın getirdiği yeni durumlar, hafızaya kazınmış olan istila hareketini, yerine göre bir güç kaynağı gibi kullanmıştır, denebilir. Nitekim tek başına bir unsur olmasa da, Roma Papalığı sonraki yüzyıllarda, inanç bakımından karşı olduğu Roma İmparatorluğu mirasını ve hatırasını sahiplenecek, “Kutsal Roma” nitelendirmesi, hafızasının adeta yol gösterici rehberi işlevi görecektir. 

Ne var ki, hafızada saklanan hatıra ile onun dışında ona rağmen cereyan eden olaylar, durumlar, keyfiyetler, kısaca tarih, daima aynı istikamette seyretmeyecektir. Çünkü geçmişte yaşanan olay ve durumlar sadece kendilerine ait zaman ile kayıtlıdırlar, yeniden tekrarlanmaları ve hep aynı minval üzere cereyan ederek istenilen, kurgulanan sonuçları doğurmaları söz konusu değildir. Hatıranın marazi bir mahiyete dönüşüp başka bir nitelik kazanması hafızanın yetenek ve gücünü doğru kavrayıp tespit edememenin getirdiği bir sonuçtur. Daha açık ifadesiyle, tarihin yetersiz, nakıs, keyfi ve nefsani okunmasının kaçınılmaz sonucudur bu.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

Anket Belediye başkanlarının istifa süreçleri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

YÜKLENİYOR