Aslında iki sene gibi kısa bir zaman kalmıştı; Türkiye'nin yeniden tarih sahnesine çıkmasına... Refah Partisi iktidardaydı. Erbakan başbakandı. Türkiye rekor üzerine rekor kırıyordu.
- Denk bütçe yapılmış,
- Yeni kaynak paketleri açıklanmış,
- Çalışanın ve üretim yapanın hakkını aldığı müthiş fırsat kapıları aralanmış,
- Kendi uçağımızı, kendi helikopterimizi üretmek için kollar sıvanmış,
- Maddi ve Manevi kalkınma seferberliği başlatılmış,
- Terör durma noktasına gelmiş,
- 800 milyon nüfusa sahip D8'ler kurulmuş,
- Türkiye inanılmaz bir hızla ilerliyordu.
1999 yılında Osmanlı'nın 700. yılı da şanına yakışır bir şekilde kutlandı mı artık bu milleti kimse tutamazdı. Tarihi fırsat kapıdaydı; Dünya çapında ses getirecek bir kutlama... Gerisini söylemeye gerek yok. Günümüzde yaşanan ve adına "Arap Baharı" denen süreçten çok daha kuvvetli bir etki doğacaktı. Yeniden tarih yapan bir millet olacaktık. İşlere ve işleyişe müdahale edildi. Yürüyen sistem yürüyemez oldu.
Aradan iki yıl geçti. İlk seçimlerde MHP iktidara geldi. Üç Hilal'li Osmanlı Bayrağı'nı amblem olarak kullanan parti bu bayrağın ağırlığını taşıyamadı. Osmanlı'nın 700. yılını görmezden geldi. Kendi devr-i iktidarlarına denk gelen bu tarihi yıl dönümü, milletimize müthiş bir fırsat sunuyordu. Osmanlı coğrafyasında bulunan topluluklar da beklenti içerisindeydi. Ne yazık ki değerlendirilemedi. Bugün mağdura yatan 28 Şubat mağrurları da uzak durdu atalarından. Ulusalcıların Batı çalışma grubu Batıya ve batıla çalışıyordu. Çünkü;
- "Amerikan rüyası" nın sonuna gelindiği,
- AB'nin dağılmaya yüz tuttuğu,
- Batı sisteminin çökmekte olduğu görülemiyordu.
Ne garip bir tecellidir ki, bu ülkede gerçek anlamda Batıcı yok aslında... Yani, daha iyi anlaşılsın diye şöyle ifade edelim;
Türkiye'de ABD'yi dost bilen, AB'nyi canı gönülden isteyen hatırı sayılır, dişe dokunur bir kesim yok. Peki, biz niye kendimiz olmuyoruz da başkalarının bize uygun gördüğü sahte rollere bayılıyoruz? Bizi ikircikli davranmaya iten sebep ne? Birbirine taban tabana zıt görünen farklı anlayışları benimsemiş olan gruplara, hiziplere, cemaatlere, partilere mensubiyeti bulunanlara münferiden sorduğumuzda herkes "bize ne başkalarından biz kendimiz olalım" diyor. Yani anlayacağınız, küreselcilikten geçinen, maddeperest bir azınlığın dışında kimse Batı'dan yana değil. 300 yıllık Batıcılık uğraşısı işe yaramadı. İşte buyurun, tek, tek inceleyelim...
- Milli Görüşçüler Batı'ya karşı.
- Ulusalcılar Batı'ya karşı.
- İktidar Partisi'nin ve tabanının kahır ekseriyatı Batı'ya karşı.
- Cemaatler Batı'ya karşı.
- Aleviler Batı'ya karşı.
- Askerler Batı'ya karşı.
Milletimizin ezici çoğunluğu, toplumda ve ülke yönetiminde söz sahibi olanların yalandan Batıcı göründüğüne inanıyor. Yani bir nevi takiye yapılıyor. Somut bir örnek verelim: Askerler siyasete müdahale ettiklerinde, toplumun geniş kesimini hep rahatsız etmişlerdir. 100 yıllık bir paranoya'ya dönüşmüş olan "irtica ile mücadele" başlığı altındaki uygulamalarla halk üzerinde bıraktıkları sevimsiz izlenim nefrete dönüşmüştür. "Muasır medeniyet", "Batı çalışma grubu" gibi yaklaşımlarıyla da kendilerine duyulan nefreti artırmışlardır. Bütün bu olumsuz uygulamaları, askeri bürokrasinin Batıcı olduğu anlamına gelmez.
O halde problem nerede?
Öyle ya, bu değerlendirmeden yola çıkıldığında kimsecikler Batıcı değil. Evet, değil...
Problem şurada:
Darbeci askerler "dindar insanların yönetimdeki ağırlığı artmasın" diye kendi akıllarınca bir takım tedbirler alıyorlar ve sırtlarını Batı'ya yaslıyorlar; bir nevi dindarlıktan kaçıp Batı'ya sığınıyorlar.
Dindar yöneticiler de (Milli Görüşçüler hariç) "darbeci askerler"i sınırlamak için çözümü Batı'da arıyorlar ve Batı'cı görünüyorlar. (Milli Görüşçüler her zaman doğal çözümden yana olmuşlardır.)
Şimdi "ayıkla pirincin taşını" sözü işte burada çok anlamlı. Hele pirincin taşı da pirinç gibi "AK" ise... Her şey kilitlenip kalıyor.
Bir kısım "darbe meraklısı asker" kendi işine baksa, kendisini halkın inancının karşısında konumlandırmaktan vazgeçse, siyasetçi de doğru olanı uygulasa problem asgariye iner. En önemlisi, herkes kendisi olur; kimse ikiyüzlü, takiyeci konumuna düşmez.
Görülüyor ki, birileri diğerini alt etmek için Batıcı olmakta yarışıyor. Bu inatçı rekabet uğruna, neredeyse, egemenliğimizi Batı'ya devretme noktasına gelindi. Peki, Batılılar boş mu duruyorlar? Görünen odur ki, toplumun dinamik kesimlerinin kafasına ayrı çuvallar geçirmiş, keyifle kendi programlarını uygulatıyorlar.
700. yıl kutlaması -etnik kökenini önemseyenler dahil- herkesi kendine getirir ve "ben"i "biz" yapar.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



