Basın alanında, öncelenmiş deyişle medyada bir gazetenin birkaç on yılı geride bırakarak yayımını sürdürmesi elbette bir şeydir. Ancak böyle bir süreçte bir gazetenin, başlangıçtaki ilkelerine sadık kalarak yayımıyla birlikte varlığını devam ettirmesi üzerinde mutlaka durulması gereken bir olgudur ve anlaşılması için irdelenmeyi de hak ettiği söylenmelidir.
38. yılında Millî Gazete bir olgu olduğuna dikkat çekerken, yayım ilkeleri bağlamında bir irdeleme gereğini de kendi şartlarında gerçekleştirici adımlar atıyor. Bunu gösterişli tanıtımlar, abartılı reklamlar yoluyla değil, inanç ve dostluk birlikteliği duygularına öncelik vererek yapıyor. Yani sadece bir gazete çıkartma faaliyetini esas olmayarak, bir gazete çıkartma çabasını belirleyen inanç ve düşüncenin tezahür etme tavrını vurgulama gereği duyuyor. Bu açıdan 38. yıla gelişin başarı ya da başarısız olup olmadığından önce, inanç ve düşüncenin tezahür imkân ve şartlarına yeniden bakılmasını adeta öneriyor.
15 Ocak'ta Başakşehir ilçesinde gerçekleştirilen yoğun katılımlı ve taze heyecan yüklü toplantıda ortaya çıkan izlenim bunu isbatlıyor gibiydi. Aslında "gibi"si fazla.
İfade edilmesi kolay ama uğrunda mücadelesi zor, meşakkatli ve karmaşık olan ilke şudur: Doğruyu, hakikati bildirmek, ifsat edici olana karşı durmak, Millî Gazete'nin başından beri şiarı olan budur. Bunun uygulanmasında, gerçekleştirilmesinde, bir takım imkânsızlıklar, bir ölçüde dikkatsizlikler sözkonusu edilebilir belki. Ama dıştan veya içten bir takım algılamaların, Millî Gazete'nin şiar edindiğini hesaba katmaksızın ileri sürdüğü eleştiriler, değerlendirmeler, bir yere kadar geçerlik taşıyabilir. Kaldı ki, işin içinde olanların bu türden eleştiri ve değerlendirme yapma yetisinde olabilecekleri de, en azından öngörülebilmelidir.
Bu bağlamda çeşitli sorumluluk üstlenmiş olan sayın Ömer Yüksel Özek, Nezir Aydın, Necdet Kutsal, Ekrem Kızıltaş ve Erol Erdoğan'ın konuşmalarında Millî Gazete'nin durduğu yeri anlamada, tecrübeyle isbatlanmış, ipuçları yattığı hemen anlaşılır. Onun için Millî Gazete, görünürlüğü içinde elbette bir gazetededir ama kendi olgusundan ayrı düşünülemeyecek özelliğe sahipbir gazetedir aynı zamanda. En basitinden otuz yılı aşan abonesi olan ve abone yapmayı gönüllü olarak sürdüren bir okuyucuya sahip olma özelliği, sanıyorum, dikkat çekici bir durumdur.
Bilinen bir hususu burada hatırlatmak da yerinde olur. Bir gazetenin hamle yapabilmesi, mesela yüzbini aşan bir tiraja ulaşmasında etkili olan okuyucusudur. Millî Gazete de zaten bu tür okuyucularıyla çıkıyor ve bu okuyucularını çağırıyor. Ses veren kadar sesi duymak isteyenin de çaba içinde olmasıyla, ses çağrıya dönüşür.
Millî Gazete'ye doğru yolda sabit kadem olma diliyorum, nice yıllara!
PANAYIR VE KÜLTÜR
2010 yılı, İstanbul'un Avrupa Kültür Başkenti olarak ilân edilmesi çerçevesinde bir takım etkinliklerin gerçekleştirileceği bir yıl olacak. 16 Ocak'ta başlangıç adımı atıldı, yani perde açıldı. Anlayış kolaylığı sağlasın diye "Yedi Tepeli Şehir"i imaen, İstanbul'un yedi ayrı bölgesinde şenlikler düzenlendi. "Şenlik", aslında sözün gelişi. Gerçekte yapılanlar başat niteliğiyle birer gösteriydi. Bunu olumsuz anlamda kullanmıyorum. Şenlikte çok boyutlu ya da unsurlu katılım sözkonusudur ve etkinlik başat niteliktedir. Gösteri belli bir etkinliğin yansıtılmasıdır. Gözleyenin ya da izleyenin belirgin niteliği durağan olmadır. Tam olmasa da panayıra katılanların pek az bölümü etkinlik içindeyken, geri kalan büyük katılımcılar izleyici, gözleyici, durağan, yani atıl konumdadırlar. Elbette panayıra katılındığında da belli bir eğlenti duygusu sağlanır.
Kültür de insana, birçok farklı duygu uyanışları, esinler verme yanında, bir eğlenti tadını da sunar. Kültürü eğlenti duygusuyla eşitlersek, onun özünü ve belirgin niteliklerini sınırlandırmış oluruz. Belli kaynaktan fışkıran ışığa tutulmuş bir prizma gibidir kültür, en azından kuramsal olarak.
"İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti" mottosunun gösteriyi temel alan başlangıç görüntüleri, doğrusu kültür adına herhangi bir heyecan uyandırmadı bende. Ancak Adorno'nun yazılarında, özellikle "Minima Moralio"sında irdelediği, kültürü, sanatı metaya dönüştürerek ancak kavrama düzeyine çektirilen kapaitalist ideolojinin hoyratlaştıran yaklaşımını çağrıştırabildi. Böyle bir çağrışımın bile, İstanbul'un coğrafyasına, tarihine, kültürüne, haydi söyleyeyim, sefahatine ve rezaletine (çünkü bunlar ve benzerleri de vardır ve İstanbul bundan dolayı özgündür), kısacası ruhuna, en hafif deyimle, yakışmadığını düşünüyorum. Konser veren şarkıcıları, grubları bunun dışında tutuyorum.
Sekiz buçuk milyon harcanarak, elbette kültür üretilemez ve sergilenemez, ancak "havai fişek" atılır ve bakılır!


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



