İstanbul 2010 yılı boyunca Essen ve Pecs şehirleriyle birlikte "Avrupa Kültür Başkenti" unvanını taşıyacak. Bu konuyla ilgili olarak kurulan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, aylardır birtakım çalışmalar yürütüyor, hükümetin de ajansa sağladığı çok ciddi bütçelerle İstanbul'un Avrupa'ya kültür başkentliği yapabileceği ortaya konulmak isteniyor.
İsteniyor da, acaba ne kadar başarılı olunuyor?
Nuri Çolakoğlu'nun 2010 ajansının başında olduğu dönemden beri yapılan çalışmaları izlemeye gayret ediyorum; en son geçtiğimiz günlerde Başbakan ve Cumhurbaşkanı'nın da katıldığı açılış etkinliklerini izledikten sonra, aynı soruyu kendime yeniden sordum: "Ne yapmak istiyorlar?"
Avrupa'nın kültür başkenti olmaya soyunmuş Türkiye'nin projeyi kamuoyuna sunarken yalnızca dans, müzik, eğlence, ışık gösterisi vs. ile sınırlı kalmasını yadırgadım. Gözlerim, üzerinde iyi çalışılmış, stratejik değer taşıyan ve ülkemizin çıkarlarıyla uyumlu bir vizyon aradı.
Müzik, dans, eğlence iyi de, İstanbul sadece bunlarla mı kültür başkentliği yapacak?
2010 Avrupa Kültür Başkenti projesi, Türkiye'nin dış tanıtımı, kendisini uluslararası kamuoyuna doğru anlatabilmesi, kamu diplomasisini etkin bir şekilde kullanabilmesi için önemli bir fırsat olabilirdi.
Görüyorum ki, bu fırsatı ne yazık ki kimse görememiş, işin sadece sığ taraflarıyla uğraşılmış, derinlere inilememiş.
Devlet aklı böyle zamanlarda lazımdır; Türkiye, kendisini bir türlü anlatamadığı Avrupa kamuoyuna bu proje üzerinden seslenebilir, aleyhine oluşan algıları değiştirmek için ciddi adımlar atabilir, imajındaki kimi olumsuzlukları düzeltmek için bir başlangıç noktası oluşturabilirdi.
Bunun için halkla ilişkilerin stratejik yönetimini, algıların nasıl değiştirilebileceğini, bilimin bu konularda sağladığı yeni teknik ve yöntemleri bilmek, uzmanlarını dinlemek, işi ehline teslim etmek gerekir.
2010 kültür başkenti projesi başından beri ne yazık ki, kamuoyuna mal edilemedi. Küçük bir çevreye mahkum edildi; toplumun farklı kesimlerinin katkısına açılamadı. Üniversiteler, sivil toplum örgütleri, iletişim uzmanları projeye çok farklı açılımlar getirebilirlerdi.
Devletin belirli kurumları proje üzerinden kamu diplomasisi etkinlikleri yapabilir, klasik diplomasi ile ulaşamadıkları hedeflerine ulaşma imkanı bulabilirdi.
Türkiye'nin dış tanıtımında çok stratejik bir atlama taşı olarak kullanılabilir, her yıl kucak dolusu para döktüğümüz halde hiçbir ciddi etkisini göremediğimiz reklamlardan çok daha fazla olumlu geri dönüş sağlanabilirdi.
2010 kültür projesi için bugün yapılmak istenenler elbette iyi niyetin ürünüdür ama böylesi stratejik konularda yalnızca iyi niyet yeterli değildir; mutlaka ehliyete, likayata ve uzmanlığa ihtiyaç vardır.
Siyasi otorite karar aldıktan sonra geri çekilmesini bilmeli; tanıtım, iletişim ve reklam konularında bilenler konuşmalıdır.
Ayrıca Türkiye'nin bir "Stratejik İletişim Yönetimi Stratejisi"ne şiddetle ihtiyacı vardır. Bu köşede bu konuyu sıklıkla gündeme getiriyorum; çünkü iletişim stratejisi olmadan günümüzün belirsizliğin ve kaosun hüküm sürdüğü yeni uluslararası sistemde ülkelerin etkinliklerini artırabilmeleri giderek zorlaşıyor.
Çünkü uluslararası sistemin aktörleri değişiyor; kamuoyları, sivil toplum örgütleri, medya ve yeni iletişim araçları uluslararası sistemde yeni karar mekanizmaları olarak sahneye çıkıyor.
Türkiye'nin böyle bir sahneye eski usul teknik ve yöntemlerle çıkması, yarışı daha baştan kaybetmesi anlamına gelecektir.
Şunu demeye çalışıyorum; 2010 projesi, Türkiye'nin tanıtımı, imajının güçlendirilmesi, algısının yönetilmesi için katma değeri çok yüksek bir proje haline getirilebilir. Belki bu fırsat şimdiye kadar iyi kullanılamadı ama şimdiden sonrası için hızla bir strateji değişikliğine gidilebilir, yeni bir konsept belirlenebilir.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bu konuyu gündemine alıp tartışmasında ve yeni bir yol haritası çizmesinde sayısız fayda var...


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



