Ve bir yılı daha nihayete erdirdik. Sinema tarihimizde 'unutulmayacak' bir yılı geride bıraktık. 2010 yılı verilerine bakarak bir takım okumalara girişmek istiyorum (bazen yaptığım gibi).
Öncelikle vurgulanması gereken nokta; 2010'da izleyici sayısındaki artış. Box Office Türkiye'nin verilerine göre (yılın son hafta verilerinin eklenmemiş haline göre) bu yıl satılan bilet sayısı 40 milyonu aştı (40.522.746) geçtiğimiz yıla nazaran artış ise yüzde 9.8. sinemamız açısından sevindirici bir gelişme.
Yıl boyunca 243 yeni film gösterime girmiş ve bu filmlerin gişe hâsılatı toplam 373.982.402 TL olmuş. Hâsılat toplamının geçtiğimiz yıla göre artış oranı ise yüzde 21.4.
2010 yılının en çok izlenen filmi "New York'ta Beş Minare", 3.424.310 kişiyi sinemaya çekmiş. Mahsun Kırmızıgül'ün yazıp yönettiği film, tek başına bütün gişenin yüzde 10'una yakınını yapmış. "Recep İvedik-3" ise 3.325.842 kişi tarafında izlenmiş. "Eyvah Eyvah", "Yahşi Batı" ve "Av Mevsimi" ilk beş sırayı alan filmler olarak toplamda 14 milyona yaklaşan izleyiciyi çekip, genel gişe verilerinin neredeyse üçte birine sahip olmuşlar.
2010'da en çok izlenen filmlerin 'ilk 10'unda yalnızca iki yabancı yapım var ("Başlangıç" ve "Alacakaranlık Efsanesi"). İlk altı filmin beşi komedi. 240'a yakın film Türkiye sinemalarında boy gösterdi ve bunların ancak beşte biri kadarı yerli yapım.
Benim açımdan 2010'un gişe açısından hayal kırıklığı "Prensesin Uykusu" oldu. Çağan Irmak'ın filmi 150 bin civarında kaldı. Buradan anlaşılıyor ki; sinema izleyicimiz ironiden haz etmiyor. 'İçindeki çocuk' muhabbetini sevmiyor. Buna karşılık "Dersimiz Atatürk" gibi saçma sapan bir yapım 860 binden fazla kişiyi sinemaya çekiyor. Hoş, okulların öğrencileri için sinema kapatması sayesinde gişe kabardı ama yine de filmin bu kadar izlenmesi 'elem verici'.
Cannes Film Festivali'nden ödül alarak adından çok söz ettiren "Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor" filmi sadece 3 hafta gösterimde kalıyor. Ve sadece 3 salonda izleyici ile buluşuyor. Toplam izlenme sayısı ise 1.788 buna şaşırmadım. Zira çok donuk, soluk, kapalı bir filmdi. Daha ilginç olanı sadece 3 salonda gösterilmesi.
Yılın en çok ödül alan filmlerinden biri olan "Beş Şehir", Onur Ünlü'nün yükselen sinema grafiğine (estetik ve sinematografik açıdan) karşın sadece 3511 kişi tarafından izlenmiş.
"Anadolu'nun Kayıp Şarkıları" çok özel ve zahmetli bir yapım olmasına rağmen, ancak 12.141 kişi tarafından izlenebilmiş. Reha Erdem'in "Kosmos"u 15.600, Seren Yüce'nin "Çoğunluk"u 22.719, 'başörtüsü sorununa el atan' "Büşra" ise 30.104 kişi tarafından beyaz perdede seyredilmiş.
Listeye aşağıdan yukarı doğru bakınca çok fazla yükselmeden "Bal"a rastlıyorsunuz. Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ödülünü alan, Türkiye'de hemen her festivalde ödüle boğulan ve Türkiye'nin Oscar adayı olan film 31 bin 910 kişi tarafından izlenmiş. Açıkçası 'beklediğimin' üstünde bir gişe olmuş. Basın gösteriminden çıktığımızda etrafımızdakilerle "20 bin ancak izlenir" öngörüsünde bulunuyorduk. Beklediğim bir tablo olsa da gerçekten içimi acıtan bir manzara bu. Türkiye sinemasının en kıymetli eserlerinden biri olarak nitelendirilen (ki, zirve olarak nitelendiriyorum ben) "Bal", Semih Kaplanoğlu sinemasının da zirvesi. 'Manevi Gerçekçilik' adını verdiği kuramını her fırsatta vurgulamaya çalıştığım Kaplanoğlu, 'sinema nasıl yapılır' sorusuna en güzel cevabı verirken, daha önemli bir soru olan 'dindar insanlar (ya da nasıl nitelendirirseniz) nasıl sinema yapmalı' sorusunun en güzel cevabı diyebilirim. Müslümanların sanata 'mesafeli' duruşundan mustarip bir sinema gönüllüsü olarak içimin acıması sürerken bir yandan da ümidim artıyor. Semih Kaplanoğlu'nu yetiştiren bu toplum, kısa, orta ve uzun vadede mutlaka yeni isimler de ortaya çıkaracaktır. 'Allah vaadini yerine getirirken, sanat önemli bir araç olacaktır' minvalindeki yaklaşıma atıfta bulunarak, kendini dindar addeden herkese malum çağrımı yineliyorum; sinema, sinema, sinema...
Ve '2010 gişe okuması'na devam ediyorum.
Türkiye'de yıllık film üretim sayısı 40-50 bandında seyrediyor. Hiç azımsanmayacak bir sayı bu. Örneğin İran'da bu sayı 80'e kadar çıkabiliyor. Son dönemdeki ortalama ise 60-70 bandı. Dünyada kendini ispat etmiş bir film endüstrisi olarak İran'da yapılan film sayısının bu civarda olması gayet normal. Hatta az bile denebilir. Çünkü İran seyahatimizde ziyaret etme fırsatı bulduğumuz İran Genç Sinemacılar Derneği'nin bünyesinde yılda bin 500 civarında kısa film yapılıyor. Türkiye'de böyle bir manzarayı hayal bile edemiyorum. Uzun metraja gelince sayının 60'lara kadar kadar düşmesi bana az görünüyor. Ancak bu da İran'ın ekonomik ve politik durumundan kaynaklanıyor.
Ayrıca uzun uzadıya incelenmesi gereken bu hususu bir kenara bırakarak bir hatırlatma yapmak isterim. Dünya film sektörleri arasında 'bir yılda en fazla film üretilen ülke hangisi' diye sorsam birçoğunuz Hollywood dersiniz. Ancak öyle değil. Amerikan film sektörünü neredeyse ikiye katlayan bir ülke var; Hindistan. Meşhur ifadesiyle 'Bollywood'. Niteliği tartışılsa da üretilen film sayısı Hindistan'da bin 400'ü buluyor. ABD'de ise bu sayı yılda ortalama 800... Böyle bir tablonun içinde Türkiye'de 50 film çekiliyor olmasının 'başarı' sayılması elbette ülke sinemamızın 'zayıflığını' gösteriyor. Son dönemde katedilen yol ve uluslararası alan kazanılan başarı, sektörel durum ve bütüncül resmi henüz kökten değiştirecek boyuta gelmedi. Bu bakımdan yılda 50 film yapılıyor olmasına bir süre daha sevineceğiz gibi görünüyor.
Buraya kadar özetlemeye çalıştığım genel tablo bir izleyici profili çıkarılması açısından da fikir verici tabi ki.
Nedir bu?
En başta; Türkiye'de izleyici 'komedi' diyor. 'Sansasyon' oluşturmayı bir şekilde başaran ("New York'ta Beş Minare" gibi) ya da gerçekten izlenmeyi hak eden ve az bile izlenen ("Babam ve Oğlum" gibi) filmleri bir kenara bırakırsak, özellikle son yıllarda film sektörünü komedi filmleri sürüklüyor. Geçtiğimiz yılın verilerine baktığımızda -bu yıla nazaran az olmakla beraber- komedi filmleri önemli yer tutuyor. "Recep İvedik-2" başı çekerken, "Neşeli Hayat" da ilk 10'a giren diğer bir komedi. Geçtiğimiz yıl ilk 10 filmden 5'ini yabancı olmasına karşılık bu yıl bu sayının 2'ye düşmesi de memnuniyet verici.
Çok izlenen filmlerin nitelikli olduğu manası çıkmamalı 'memnuniyetimizden'. Bu manzaranın olumlu yansıması, sinema sektörünün orta ve uzun vadede kendine güveninin artması olarak görülecek.
Bu arada 2008 yılı çok ilginç bir dönemdi. Yıl boyunca en çok izlenen ilk 11 film yerli yapımdı. Bunların 7'si komediydi. 2007'de ilk 10'un yarısı yabancı iken, 2006'da 3, 2005'te de 3 film yabancıydı.
Son iki yılda izleyici sayısında yaşanan düşüş bu yıl önemli oranda artışla tamamlanırken, 2005 ile kıyaslandığında, 5 yıldaki artış yüzde 40 civarında (27.784.627-40.522.746).
Son altı yılda en çok izlenen birinci filmlerin tamamının yerli olması da dikkat çekici bir durum.
Netice olarak şu okumayı da genel resme ekleyebiliriz; Türkiye sinema sektörü son dönemde önemli mesafe katetti. Genel politik, ekonomik ve sosyo-kültürel değişim/gelişimin de bir göstergesi olarak sinemamızın giderek rayına oturduğunu, tarz sahibi isimlerin ülke sinemasının bir dil oluşturmasına katkılarının arttığını gözlemleyebiliyoruz. Elbette seyircinin katkısı ile ve elbette karşılıklı eksiklik/fazlalıklarla.


Bu yazı
Bu yazıya ait yorumları RSS ile takip etmek için
Etiketler:



