Yarı Yoldan Dönmek Neyi Halleder?!

MAKALEYİ DİNLE

Birinci vazifesi her gelen hastayı teşhis etmeksizin tıp fakültesine sevk etmek olan standart bir devlet hastanesinin üçüncü katında olduğunu hatırlayabildiğim ameliyathanesine ulaşabilmek için kullanılması gereken asansörü ikinci katta arızalanıverince sedyede yatmakta ve çırpınmakta olan hastayı sedyesiyle beraber merdivenleri kullanmak suretiyle üçüncü kata ulaştırmıştık. Boşken taşındığında dahi eşek ölüsünü aratmayacak ağırlıktaki sedyenin bir ucunda bir hasta bakıcı, diğer ucunda bendeniz. Sedyeyi yeterince geniş olmayan merdivenlerden buzdolabı yahut koltuk taşırcasına eğip bükerek üçüncü kata ulaştırabilmek için tanımadığım bu hasta bakıcıyla birlikte ter döküyorduk. Ve sedyede yatmakta olan hasta ruhunu teslim edercesine çırpınıyor, feryatlar ediyor, mütemadiyen elimize atılır gibi davranıp bir şeyler söylüyordu. Hastanın ağırlığının üstüne sedyenin ağırlığı da eklenince bizim kollarda kendini taşıyacak derman kalmamıştı. Zar zor ve maceralı merdiven dönemeçlerini aşıp adım adım basamakları bitirdikten sonra üçüncü kata ulaşabildiğimizde rahat bir nefes aldık. Hastanın sancısı daha bir artmış olmalı ki ‘beni kurtarın ne olur’ şeklinde mealen anlayabildiğimiz diller döküyordu. Ameliyathane kapısına kadar sedyeyi iteledik, tam doktor hemşire türünden insanlara teslim edip çok şükür diyerek dönecekken hasta, hala sedyeyi kavramakta olduğum bileğime sarıldı; ‘Abi beni bırakma ne olur’ diye anladığım şeyler söylemeye başladı. Doktor ve hemşirelerin sedyeyi kapışmasıyla hastanın elinden kurtulmuş oldum ama o duygunun ne olduğundan, nasıl bir şey olduğu sorusundan; o hiç tanımadığımız hastanın güven mi, korku mu duyduğundan emin olamadım. Dahası insana güven hissettiren şeyin ne olduğunu, ölümden niye korkulduğunu, aciz duruma düşüldüğünde insanın neden güvendiği birine ihtiyaç duyduğunu da anlayamadım. Nitekim yaşamak ve insanlar ölümden daha tekinsiz görünmüyor muydu?

İnsan, yaşarken de ölürken de yalnız kalmaktan fena halde korkarmış. Halbuki korkunun ecele faydası yoktur ve insan hayatı boyunca ne denli kalabalık olursa olsun her halukarda yalnız ölür. Daha doğrusu ölümün kendisine yansıyan yüzü sadece kendisinin bilebileceği, tanık olacağı mahiyette cereyan eder. Yaşarken sosyal olabilen, sosyal olmak zorundalığı hisseden insan, öldüğünde kaderiyle baş başa bırakılır. Romantik bir tarafı olduğu da düşünülebilen ölümün yüzü soğuktur, korkulur kendisinden.

Canlıların içgüdüsel davranışlarından biri olan korku, tarih boyunca insanları yönlendirme, yönetme, sömürme araçlarından biri olarak kullanılagelmiştir. Kitleler açlıkla, yoklukla, yoksullukla, terörle, ölümle vs. korkutulur. Her canlıda paniğe yol açan açlık korkusu, daha olmadı ölüm korkusu, insan için küresel oligarşik yapılar ve yapılanmalar marifetiyle kitleleri yönlendirme aracı olarak kullanılır.

Seksenlerin sonunda doğu bloku olarak adlandırılan Sovyet Rusya’nın başı çektiği oluşum çözülmeye başlayınca yüzyılın kabusu olarak yansıtılan komünizm korkusu da bombardımandan dönen jet hızında inişe geçmek durumunda kalmıştır. Yeni bir korku finanse etmek gerekmiş, biraz debelenme, plan, program ve gayret sonucu islamofobi arz-ı endam eylemiştir. Kitleler, bu yeni korkunun adını bilmekle beraber tadını henüz keşfedememiş olduğundan yeni öcüyü çok da sallamamış görünmektedirler. Ancak 2011 yılının Eylül aynın onbirinde, New York’daki Dünya Ticaret Merkezi saldırıya uğrayıp yaklaşık üçbin insan canından edilince batı cenahı bu yeni tür korkuya ikna olabilmiş ve artık temkinle yaklaştıkları her memleket, tekinsiz addettikleri her insan, özellikle bir dinin mensupları potansiyel tehdit olarak kabul edilmiştir. Onları bu düşünceye iten ve orada sabitleyen elbette güven unsurudur. Ama bilmedikleri şey, aynı güvensizliğin Müslümanlar nezdinde onlar için hissediliyor oluşudur.

Bir batı icadı olarak teşekkül eden demokrasinin dahi Müslüman kitlelere yansıyan yüzü bomba, füze, kitle imha ve konvansiyonel silahlar, hasılı ölüm olarak kendini gösterir. ‘Size demokrasi bahşedeceğiz’ diye vaatte bulunanlara karşı eline bir barış hıyarı geçirip koşmakta beis görmeyenler hariç, demokrasi bu topraklarda ölümün eş anlamlısı olarak kabul edilmiştir ya da edilmelidir. İsmet Özel Partizan-ca şöyle dile getirir bu durumu; ”Korku ve cüzam, korku ve cüzam, korku… / Ne beklenebilir artık namlulardan. / Harçlar karılmış duruyordur / Hem de kara / Bir gerdek olarak yaşıyoruzdur kendimizi / Ne beklenebilir…”

Batı toplumlarında korkunun adı islamofobi olarak kendini gösterirken doğu toplumları Müslüm Baba’nın “korkunun ecele faydası yok ki / Yarı yoldan dönmek neyi halleder…” dizelerini şiar edinerek ölümlerinin kaynağı mesabesindeki demokrasi söylemine tutunmuşlardır. Dolayısıyla bu topraklarda sağ politikalar, demokrat söylemler, liberal tavırlar makes bulmuş, hak ve haklı savunusuna yönelik her hareket dumura uğratılmıştır. Yine de duyabiliyorsak Müslüm baba o dizelerin süreğinde bir umut bahşeder mahiyette bize seslenir; “Belamı bulmuşum bulduğum kadar / Ya bu aşkın sonu gelir, ya gider!..”

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

YÜKLENİYOR