Muhafazakâr yoksulluğun mottosu: ‘Küçük olsun bizim olsun’

Son zamanların büyük ambalajlara sarılmış küçük iddiası: Küçük olsun bizim olsun! ‘Bizim’ dediğine bakmayın bu kişilerin etraflarında üç beş kişiden başkası değildir bu ‘biz’den kasıt. Yine siz bakmayın işaret parmaklarıyla denizi göstermelerine, aslında onlar su bardağına taliptirler. Su bardağının suyu da çok önemli değil, yeter ki bardağın kendisi olsun. Evrensel düşündüklerini sanırsın, lakin iki karış toprak için arazi kavgalarını görünce yutkunur kalırsın. Bulundukları noktadan ne kadar uzakta ise mazluma acırlar ve masumun üzerine titrerler. Haksızlığa uğrayan şayet yanı başlarında ise görmezden geliverirler. Sorumluluktan kaçmayı fitneden kaçmak olarak isimlendirirler. Gereçleri ile gerekçeleri lokomotif ile vagon düzeneğini andırır. ‘Biz’ demeleri sizi şaşırtmasın, üç beş kişi ile oluşturdukları kampanya çok geçmeden kumpanyaya dönüşüp tek kişinin iktidarı halini alır. Bu durumu akil insanlar bile öylesine kanıksarlar ki ‘küçük olsun benim olsun’ anlayışının neredeyse hükema ve fuzelanın yol ve yordamı olduğunu sanırsınız. Saltanatın nasıl birdenbire meşru bir kelimeye dönüştüğünü sadece orta ölçekli bir işletme kurarak bile görebilirsiniz. Durun hemen oraya gitmeyin, isterseniz üç beş kişi bir hayır faaliyeti yapın bir çatı altında. Altıncı kişi de bu iyilik faaliyetine katılmak istediğinde onu başınızdan savmak için çekmecenizde hazır mazeretleriniz olmalıdır illa ki. ‘Güçleri birleştirelim’ dediğinizde bütün bakışların anlamsız biçimde bir namlu gibi size doğrultulduğunu görürsünüz. Bir yapı ve oluşumun büyük olması küçük adamları görünmez kılar. Bu yüzden küçük adamlar büyük yapılardan alabildiğine kaçarlar. Kendilerini en iyi biçimde küçük oluşumlarda gösterme imkânı bulduklarından deniz diyenden kaçıp, gökyüzü diyenden ürkmüşlerdir. ‘Küçük olsun bizim olsun’ anlayışı proletarya kapitalizminin doğduğu yerin adıdır. Herkes kendinden daha güçsüz olanı ezerek bir üstü tarafından yaşatıldığı ezilme acısını dindirmek istiyor.

AYNAYA BAKAN KENDİNE BAKMIŞ DEMEKTİR

Yedi sene İmam Hatip beş sene İlahiyat okumuş birisi olarak hayatımın hiçbir döneminde sokaktaki insanların mini eteği ya da pantolonu beni rahatsız etmedi; lakin şahsiyetiyle oynanan bir memur, çalıştığının karşılığı verilmeyen bir işçi hep beni sorumluluğa davet etmiştir. Açıklar şöyle kapanmış, kapalılar şöyle açılmış hiç bu tür şeylerle meşgul olmadım, ama çocukluğunu yaşayamamış bir ergen, ergenliği ıskalanmış bir yetişkin gördüğümde hep vicdanım kanamıştır. Zulüm ve sömürü her zaman beni yaşadığım çağa tanık birisi olarak mesul kılmıştır. Dünyanın kötüye gittiği konusunda kimse beni ikna edemedi. Dünya zaten dûn yani alçak bir yerdi. Dünyayı düzeltmek isteyen herkes aslında kendini düzeltmenin bahanesini yaşıyordu, bunu çok erken fark ettim. Dünya herkesin tarlası olduğu kadar aynasıdır da. Hepimiz ona bakarak üstümüzü başımızı düzeltiyoruz. Aynaya bakan aynaya bakmış olmuyor, bilakis kendisine bakıyor oradan. Sokaktaki insanın şekli şemaili, saçı başı, sakalı, süsü ve cilası dünyaya zarar vermez, dünyayı bunlardan ibaret görüp kendi üzerine odaklanamayan insan farkında olmadan sinsi bir zarar ziyanın içerisindedir.

TAZE SÖĞÜT DALINDAN DÜDÜK NASIL YAPILIR?

Şaban Abak güzel şiirlerin güzel başlıkları gibi heyecanlı bir yürek. Konuşacak ne de çok şeyi vardır. Sohbet ehlindendir. İçe dönük ehl-i hal yönünü de es geçmiyoruz tabi. Zaten bütün konuştukları ve yazdıkları bu heyecan noktasında birleşiyor. Her kitabı bir başka noktasını kurcalar hayatın. Oradan adı konulmamış madenler çıkarır. Şairlikten kalma bir simyacıdır da ondan. Yıllar önce ‘Karpuz Kestim Yiyen Yok’ kitabını okumuştum Şaban Abak’ın keşke hiç bitmese dediğim kitaplardandı. Türkülere aşina bir yürek Şaban Abak. Anadolu coğrafyasını ilmek ilmek şiirlerinde ustalıkla dokuyan bir şair. Güzel ve özgün bir kitapla yeniden beni heyecanlandırdı Şaban Abak: ‘Taze Söğüt Dalından Düdük Nasıl Yapılır?’ Kitabın ismine bakıp da bunun bir zanaat beceri kitabı olduğunu falan zannetmeyin. İçinde bol miktarda ayak izleri olan bir deneme kitabı. Gezip gördüğü yerleri zamanın tutanaklarına deneme şeklinde geçirmeyi başarıyor yazarımız. Göz gezdirmek diye bir şey var ya, onun daha disiplinli bir şekli diyebiliriz buna. Ankara Kitapçıları, Tunus’ta bir Kara Öküz, Kuzey Moğolistan’ı keşfim, Sivas Yollarında Nisan Yağmuru, Ayaş Beypazarı Hattından Bildiriyorum… Gibi mekana dayalı denemelerin yanı sıra ‘Anamın aşı tandırın başı’, ‘Erzurumlular çayı niçin kıtlama içer’ gibi insan ve toplum eksenli denemeler de yer alıyor kitapta. Kitapta farklı temalarda yazılar olmasına rağmen yazarın üslubu bütün yazıları birleştiriyor. Yani derim ki ey sevgili okuyucu illa bu kitabı okumanız için Erzurumlu olmanız gerekmiyor. Bir aklınız ve bir de aklınızı başınızdan alan bir kalbiniz varsa bu kitabın kapısından içeriye destursuz girebilirsiniz. Hem taze söğüt dalından düdük nasıl yapılır, öğrenmiş olursunuz. Öyle mi? Peki, siz bilirsiniz.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

02

Adıdeğmez - Kimsin sen kardeş? Merakımı uyandırdın. Sıra dışı şeylerdir bu yazdıkların. sonu nereye varır, nerden neşet etmiştir pek belli olmasa da... kulak kabartmaya değer bir ses geliyor o cenahtan... Bundan sonra da takip edeceğim yazdıklarını.. çünkü henüz bugün siftahtı okuduğum yazılarını...

Yanıtla . 1Beğen 28 Aralık 14:46
01

Metin Palamut - muhterem hüseyin akın.mini etek ve pantolon sizi nasıl rahatsız etmiyor.sizin rahatsız olduğunuzu biliyorum ama yanlış telaffuz ettiniz.müdahele etmem demek istediniz.bu da işin doğrusudur.yoksa bir mümin mutlaka münkerden rahatsız olur.allah muhafaza bu da imanın en zayıf noktasıdır.

Yanıtla . 0Beğen 28 Aralık 14:33

Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?