Evlerimizde Asr-I Saadet Ferahlığı

Boy boy dikilen betonlar, gitgide yayılan şehirleşme, ölen komşuluk ilişkileri, kadınların artık çok daha fazla çalışma hayatına atılması, akrabalık bağlarının zayıflaması ve insanların birbirine güvenememesi gibi sorunlardan dolayı çocuklarımızı evlerimize hapsettik. Tozun toprağın içinde akşama kadar oynayıp enerjilerini atmaları, ağaçlara tırmanıp hayatı yaşayarak, dokunarak, hissederek öğrenmesi gereken çocuklarımızı tüm enerjileri ile birlikte beton duvarlarımız arasına mahkûm ettik. Şansları varsa birkaç günde bir parka götürdük ve eğlenmelerine olanak sağladık. Eğer ki anne babalarının mesleği yüzünden bir başka şehirde yaşayarak akrabalarından uzakta değiller ise haftada bir anneanne, babaanne ve dedelerine götürerek hayatlarına bir değişiklik kattık.

Onlar ise edinemedikleri arkadaşlık ihtiyacını fazlaca televizyon izleyerek sanal hayatlardan karşılamaya çalıştılar. Normal yollarla atamadıkları enerjilerini, tabletlerinde birbirinden hareketli oyunlar oynayarak harcamaya çalıştılar. Annelerinin ya dışarıda veya evin içinde çalışıp iş yapmak zorunda olmaları, babalarının ise eve gelince bile bitmeyen iş tempoları yüzünden fazlaca sıkıldılar, bunaldılar, daraldılar. Bir süre sonra annelerin ilgisi, dolaplar dolusu oyuncaklar ve izledikleri rengârenk sanal hayatlar da yetmedi ve illaki arkadaş edinme ihtiyacı duydular. Böylece, kreş ve anaokulu dediğimiz kurumların çoğalıp hizmet vermesine sebep oldular.

Elbette sorun, böylesi eğitim kurumlarının artması değildi. Sorun, Asr-ı Saadetin tüm mücahit ve âlimlerinin, mücahide ve âlimelerinin camilerde, medreselerde değil anne babalarının yanında eğitilip destan yazdıracak derecede yetiştirilmelerinin yanında bizim, çocuklarımıza yetemememiz ve onları daha el kadar çocukken başka ellere teslim etmek zorunda kalmamızdı. Sorun, daha on yaşındaki çocuklarını bile şehirlere vali olarak atanacak derecede yetiştiren bir asrın anne babalarının, “Benden öğrenmiyor, ne yapsam olmuyor” diyerek besmele öğretmeyi dahi cami hocalarına, kreş öğretmenlerine bırakan bir nesli olmamızdı.

Oysa biz ağzımız açık bir şekilde dinledik hep onların hikâyelerini. Medreseleri yoktu, Kur’an kursları yoktu, yaz kursları yapmadılar, kreşleri, anaokulları hiç olmadı. Çocuklarını haftalar süren kamplara da yollamadılar. Özel ders aldırmadılar çocuklarına. İmam hatiplerde yıllarca dini bilgi depolama imkânları da yoktu. Cicili bicili kâğıtlarla, bir harf öğrenince parti düzenleyerek öğrenmediler ve öğretmediler Kur’an’ı. İslam’ın şartını sayana “Yıldızlı Pekiyi” vermediler. Kur’an’a geçince akülü araba ile ödüllendirmediler çocuklarını. Bir hafta Kur’an dersi verip kıraati en iyi olanı vali yaptılar. Ezan okutup sesi en güzel olanı müezzin yaptılar.

Peki, biz neden yapamıyoruz? Neden biz kendi çocuklarımızı başkalarına bırakmak zorunda kalıyoruz? Neden kumda, toprakta oynaması gereken çocuklarımızı yapay çimlere, süslü hayatlara teslim ediyoruz? Neden bir duayı bile öğretemiyor, bir harfi zihinlerine işleyemiyoruz?

Bu soruların cevabı aslında bizde! Fazlaca anneler ve elbette ki babalarda. Şu bir gerçek ki biz işlerin kolayına kaçmaya çok fazla alıştık. Çamaşır ve bulaşık yıkamayı makinelere bıraktığımız gibi, çocuk yetiştirmeyi de bu işin okulunu okumuş öğretmenlere bıraktık.

Kadınlar olarak hep çalışmak zorundaydık. Daha büyük ev, daha lüks yaşam, daha fiyakalı kıyafetler için eve en az iki maaş girmeliydi. Kazandığımızı da bakıcıya verdiğimizi veya tam zamanlı olması gerektiği için özel okulları tercih ederek maaşımızı okula yatırdığımızı bilemedik. Tüm gün okulda bitip tükenen çocuğumuzun erkenden uyuyup kalması, tüm gün işte yorulan bizlerin çok işine geliyordu zaten. Karşılıklı bir kelam edemeden, öğrendiklerini pekiştiremeden, varsa zararlı bilgi onları temizleyemeden ertesi sabah ayrılmak üzere çocuklarımızdan koptuk. Erkekler olarak zaten hep yorgun geldik işten. Çoğu zaman yemeğin ardından TV karşısında sızdık kaldık.

Çalışmayıp ev hanımı olanlarımızda da durum farklı değildi ve hatta çoğu zaman daha da vahimdi. Plansızlık, önceliklerimizi belirleyememe ve bir türlü aşamadığımız uyku sorunları yüzünden evdeki işlerin altında kaldık. Akşama kadar evin içinde olmamıza rağmen hiçbir işe adam akıllı adım atamadık. Biz basit bir oyun bile kurmuş olsak yanımıza seve seve gelecek çocuklarımızı akşama kadar birbirinden sakıncalı çizgi filmleri izlemeye mecbur bıraktık. “Haydi, sokağa inelim” diye elinden tutup doğa ile iç içe büyütmemiz gereken yavrumuzu daha yaşına girer girmez tablet bağımlısı yaptık. “Her iş bana bakıyor” edebiyatı yapmaktan kendimizi alıkoyamadık. Çocuklarla biraz fazla zaman geçirsek şeytanın, “Kendime vakit ayıramıyorum” telkinleri ile kendimizi yedik bitirdik. “Onlar da oyuna doymuyor” diyerek işin içinden sıyrılmayı marifet saydık.

Evet, “Çocuğum neden bir şey öğrenmiyor” sorusunun cevabı aslında bizde idi. Canımızı yaksa da sorun, hep iddia ettiğimiz gibi, bizim çağın yaramaz ve doyumsuz çocuklarında değil, tahammülsüz ve kolayına kaçmaya alışmış biz ebeveynlerinde idi. Zira babaların işi iş yerinde bırakmaları ve eve tüm benlikleri ile gelmeleri, annelerin ise çocuklarına ve evlerine dönmeleri durumunda evlerimizde Asr-ı Saadet ferahlığı yaşamamak içten değildir!

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Meryem Nida - Mesaj Gönder


Anket

Milli Eğitim sistemini yeterli görüyor musunuz?


YÜKLENİYOR